“Bu hafta sonu Türkiye’de alışılmışın dışında bir şey olacak.
26-27 Eylül 2026 günlerinde yüz binlerce insan sandığa gidecek ve üyesi olduğu siyasi partinin ilçe başkanını doğrudan belirleyecek. Birkaç hafta sonra aynı üyeler il başkanlarını, ardından da Genel Başkanlarını seçmek üzere yeniden sandık başına gidecek. YENİ Parti Türkiye’de siyasetin işleyişini kökten değiştirecek.
İlk bakışta bunun yalnızca bir parti içi seçim yöntemi değişikliği olduğu düşünülebilir. Ancak değiştirmeye çalıştığımız şey yalnızca yöneticilerin nasıl seçileceği değil, siyasetin nasıl yapılacağıdır.”
Bu sözler Medyascope’ta yayınlanan “Siyaseti Yurttaşa Geri Vermek” başlıklı yazının sahibi
YENİ Parti Genel Sekreteri Yunus Emre’ye ait.
YENİ Parti’nin bu cesur adımı (üstelik partiye ve kadrolarına yönelik bunca siyasi saldırı ve yargı baskısı altında) atması, gerçekten Türkiye’de siyasetin işleyişini kökten değiştirmeye başlayabilir.
Yunus Emre’nin yazısının bütünlüğü içinde etkili ve tutarlı bir çerçevede aktardığı gibi, değiştirilmek istenen şey yalnızca “yöneticilerin nasıl seçileceği” değil, “siyasetin nasıl yapılacağı!”
“Nasıl?” sorusunu yurttaşı (üyeyi) siyasetin merkezine yerleştirecek biçimde yanıtlamak, sürecin işleyişini bu temel üzerine oturtarak demokratikleştirmek, şeffaflaştırmak; siyasete katılmak, iradesini aşağıdan yukarıya parti organizasyonuna yansıtmak isteyen yurttaşa “siyasete güveni” yeniden geri verebilir.
Ve şimdi YENİ Parti bu güçlü iddiayı, parti içindeki bazı zorluklara rağmen ilerletiyor.
Bu radikal değişim iradesinin orta ve uzun vadede “siyasetin nasıl yapılacağına” ilişkin daha demokratik bir zemin oluşturacağını düşünüyorum.
Umarım bu öngörümde yanılmam!
Ayrıca yanılmamam için “yanıtlanması” ve “tamamlanması” gereken çok “kritik”, hatta “hayati” bir soru daha var.
“Nasıl?” sorusu kadar, “niçin?” sorusuna da “radikal, güçlü” bir yanıt verilmesi gerekiyor.
Yunus Emre’nin vurgusuyla dile getirecek olursak, öyle bir “niçin?” yanıtı olmalı ki, “Türkiye’de alışılmışın dışında bir şey olsun…”
İşte o zaman tam anlamıyla YENİ Parti’nin “Türkiye’de siyasetin işleyişini kökten değiştirmeye başladığından” söz edebiliriz.
Partinin organizasyonunu, seçim süreçlerini üyenin “iradesine” ve “katılımına” yaklaştırmak, YENİ Parti’nin güçlü bir iktidar adayı olmasını ve toplumsal muhalefeti YENİ Parti’de buluşturarak iktidara yürünmesini “otomatik olarak” sağlamaya yetmez.
Yurttaşların ve toplumun genelininin penceresinden bakıp, “Niçin YENİ Parti’ye oy vermeliyim; niçin desteklemeliyim; hatta niçin YENİ Parti’ye katılıp bu mücadelenin içinde yer almalıyım?” sorularına verilecek yanıtın özü, YENİ Parti’nin demokratikleştirmeye çalıştığı siyasetin “nasıl yapılacağına” ilişkin sürecini de kökten belirleyecek.
Bugünü iyi analiz eden, gelecek için halka umut veren güçlü bir siyasal/ideolojik çerçeve, cesurca oluşturulmuş siyasi program bu “niçin” sorusunun esaslı yanıtı olabilir ve “Türkiye’de alışılmışın dışında bir şey” yaratabilir.
YENİ Parti’nin mevcut programına baktığımızda olumlu bazı emareler olsa da, ideolojik çerçevesi ve dayandığı toplumsal kesimler net biçimde tanımlanmış ve dahi “Türkiye’de siyasetin işleyişini kökten değiştirecek” bir siyasi program olduğunu söylemek mümkün değil.
Bu haliyle YENİ Parti’nin enerjisini iktidar karşısında direnmeye ve ayakta kalmaya odaklamış; birincil önceliği seçim yoluyla AKP iktidarını değiştirmek ve bunun için muhalefet cephesindeki parti ve kesimleri bir araya getirmek olan bir parti görüntüsü verdiğini söylemek mümkün.
Oysa “nasıl” sorusuna, demokratik bir parti örgütü yaratarak yurttaşı siyasetin öznesi haline getirmeye çalışmak ne kadar doğru bir yanıt olacaksa, bu hedefi ete kemiğe büründürecek, ruh ve kimlik katacak, kitleleri motive edecek, harekete geçirecek, umut aşılayacak “niçin” sorusuna da güçlü bir “ideolojik” yanıt oluşturmak o derece doğru bir yanıt olacak.
Hatta bu bir zorunluluk!
Parti içinin demokratikleşmesi yapısal olarak güçlü bir araç sunacak olsa da, o aracın harekete geçmesi ve hedefe yönelebilmesi için siyasal bir “öze” ihtiyaç var.
Elinizde ne kadar güçlü ve etkili bir araç olursa olsun, onu çalıştıracak “yakıtınız (ideolojiniz)” yoksa, yol katedemezsiniz.
Çok uzaklara gitmeye, örnekler aramaya gerek yok!
Yakın siyasi tarihimize bakmak bile yeterli…
Yıllardır (hatta 2002’den beri) AKP’ye duyulan öfkeyi kaldıraç olarak kullanıp, muhalif kesimleri en geniş kapsamda bir araya getirmenin iktidarı değiştirmeye yeteceği yönünde güçlü bir kanı, inanç var.
İdeolojik çerçevesi belirsiz ve hangi toplumsal kesimlere organik olarak yaslandığı, o kitleleri örgütlü biçimde nasıl harekete geçireceği tanımlanmamış, organize edilmemiş, kâğıt üzerinde ezberlerle hareket edilmiş birçok girişim akamete uğradı.
Kaçınılmaz olarak…
Bunun farklı versiyonları, 2023 seçiminde de, 2018’de de, 2014’te de denendi; AKP öfkesi, hoşnutsuzluğu iktidar değişimine yol açmadı.
İdeolojik çerçevesi belirsiz, siyaseten örgütlenmemiş bir toplumun, “duygusal bir refleksle” iktidarı alaşağı edeceği umuldu…
Bugün de Özgür Özel’in her kesimin demokratlarını (ki bu demokratlığın ideolojiden bağımsız olamayacağı doğal aklın gereği) ortak mücadeleye çağırmak, kulağa hoş gelse de, ne gerçekçi, ne de iktidarı değiştirmeye yetecek bir çağrı. (Bu konuyla ilgili Bursaport’ta kısa bir süre önce "Türkiye ittifakını kuracak ‘ortak payda" başlığıyla bir yazı da yazdım.
İnsanların ekonomik sorunlarına, adalet ve eşitlik ihtiyaçlarına güçlü bir yanıt oluşturacak, ideolojik temeli kuvvetli “ekonomik, sınıfsal, toplumsal” bir program oluşturmadan, ne yazık ki YENİ Parti’yi bir siyasi partinin ötesine taşıyarak “toplumsal mücadelenin merkezi” haline getirmek ve yine Yunus Emre’nin tanımlamasıyla aktaracak olursak “Türkiye’de siyasetin işleyişini kökten değiştirmek” mümkün olamayacak.
Bu yalnızca bugün Türkiye’de YENİ Parti’nin de sorunu değil; Avrupa, dünya sol partileri ve hareketleri de bu idolojik alternatifi üretemedikleri için, bulundukları coğrafyada toplumları, öfkeli kitleleri, faşist parti ve hareketlerle, otoriter rejimlere terk etti.
Almanya’da SPD’nin, İngiltere’de İşçi Partisi’nin, Fransa’da Sosyalist Parti’nin, Yunanistan’da PASOK’un ve daha nicelerinin hali ortada…
Neoliberalizmin esaretinde, 60-70 yıl öncesinin “refah devletinin” hülyalarıyla bugünün dünyasına yanıt oluşturmak imkânsız.
Bugün de muhalefet cephesi adına Mansur Yavaş etrafında örülmeye çalışılan, “AKP’yi seçim yoluyla iktidardan uzaklaştırma” hayalinin, “6’lı Masa” girişiminin bir başka versiyonundan başka bir şey olma imkânı yok.
Peki, ne olmalı?
Nasıl bir “ideolojik” hat, nasıl bir “siyasal program” olmalı ki, “niçin” sorusuna güçlü bir yanıt oluşturulabilsin?
Ekonomik krizler yalnızca ekonomik çözümlerle değil, güçlü siyasi programlarla aşılabilir.
Eğer “eşitlikçi” ve “demokratik” bir alternatif ortaya konmazsa, krizlerin yarattığı öfke otoriter güçler tarafından kullanılmaya devam edecek.
Bu nedenle bugün “sol” ve “sosyalist” hareketlerin önünde tarihsel bir görev bulunuyor.
Bu görev yalnızca “neoliberalizmi eleştirmek” değil, aynı zamanda insanların günlük yaşamlarını somut biçimde dönüştürebilecek “yeni bir toplumsal program” geliştirmektir.
İşte “Evrensel Temel Hizmetler (ETH)” perspektifi tam da bu ihtiyacın içinden doğuyor.
“Evrensel Temel Hizmetler”, refahın yalnızca gelir transferleriyle değil, “kamusal hizmetlerin evrensel olarak sağlanmasıyla” güvence altına alınabileceğini savunan bir yaklaşımı ifade ediyor.
Önümüzdeki günlerde yayınlamayı planladığım yazı dizisiyle ETH’nin güçlü bir ideolojik program etrafında nasıl bir çözüm sunabileceğini; böylece, “Türkiye’de siyasetin işleyişini kökten değiştirmenin” kapısının nasıl aralanabileceğini aktarmaya, tartışmaya çalışacağım.