Önceki yazımda, neoliberal kapitalizmin can çekişirken yanında “serbest seçimleri” de mezara götürdüğünü, sandığın artık sermaye için bir “ayak bağı” haline geldiğini anlatmaya çalışmıştım.
ABD Başkanı Donald Trump’ın oy merkezlerine ICE görevlilerini göndereceğini ima etmesini, seçmen kütlelerini daraltmaya yönelik hamlelerini ve küresel otoriter dalgayı analiz etmiştim.
Şimdi bu tablonun bir adım gerisine gitmek istiyorum; yani “sahne arkasına”.
Çünkü bu otoriter saldırının “rastlantısal” olmadığını anlamak için, ona “felsefi ve entelektüel” zemin hazırlayan isimlere ve fikirlere bakmamız gerekiyor.
Bunlar artık “komplo teorisyeni” veya “marjinal düşünür” diye kolayca geçiştirilebilecek isimler değil.
Bu adamlar bugün ABD devletini, teknoloji dünyasının kaynaklarını ve küresel siyaset gündemini doğrudan etkiliyor; Türkiye dahil...
Bir önceki yazımda ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştığım gibi, bu gerici yeni sağ ideologlar serbest piyasa kapitalizminin çöktüğünü (hatta çöküşün hızlandırılması gerektiğini) kavramış ve çöküşün altında kalmamak için “Post-Demokrasi”yi inşa etmeye çalışan insanlar.
Bu insanları ve zihin dünyalarını iyi anlamalıyız ki, hem neyi, nasıl yıkıp, neyi inşa etmeye çalıştıklarını iyi kavrayalım hem de, karanlık bir çağ yerine özgürlükçü, demokratik yeni bir geleceğin gündemini ve inisiyatifini bu gerici güruhun elinden alabilelim.
“KATHEDRAL”İ YIKMAK: CURTİS YARVİN’İN DEMOKRASİ SONRASI PLANI
Bugün Washington’dan esen otoriter rüzgarların gerisinde sadece Trump’ın kişisel öfkesi yok; bu öfkeyi bir “yönetim modeline” dönüştüren Nick Land, Curtis Yarvin ve Peter Thiel gibi isimlerin temsil ettiği “Yeni Sağ” (New Right) veya kendi deyimleriyle “Karanlık Aydınlanma” (The Dark Enlightenment) duruyor.
Örneğin bugün MAGA (Make America Great Again) hareketinin entelektüel vaftiz babası olarak kabul edilen Curtis Yarvin, blogosfer çevrelerinde “Mencius Moldbug” takma adıyla on yılı aşkın süredir yazan ve uzun süre yalnızca niş “tekno-monarşist” çevrelerde okunan bir yazılım mühendisi ve siyaset düşünürüydü.
Ancak Trump’ın 2024 zaferinin ardından Yarvin’in fikirleri, marjinal platformlardan çıkıp doğrudan Beyaz Saray koridorlarına taşındı.
Yarvin’in savunduğu temel tez şu: “Demokrasi, verimsiz, kaotik ve ‘liyakatsiz kitlelerin tiranlığına’ dayalı bir sistem.”
Yarvin’e göre, sermayenin olgunlaşıp yükseldiği modern liberal demokrasi, gerçekte halkın değil, “Kathedral” adını verdiği bir yapının yönetiminden ibaret. Bu yapı; üniversiteler, ana akım medya, sivil bürokrasi ve STK’lerden oluşan ilerici bir “elitler koalisyonundan” oluşuyor.
Yarvin’e göre seçimler bu yapıyı değiştirmeye yetmez; çünkü kim seçilirse seçilsin, asıl iktidar bu kalıcı bürokratik ve kültürel yapının elinde.
Yarvin’in çözümü ise çarpıcı biçimde açık ve sert: “Post-Demokrasi”.
Yarvin, devletlerin tıpkı birer “şirket gibi yönetilmesi” gerektiğini savunuyor.
Bu modele göre vatandaşlar “seçmen” değil, “hissedar” olmalı; devletin başında ise bir “CEO-Kral” bulunmalı. Bu yapıya “Govcorp” (Şirket-Devlet) adını veriyor.
Yarvin’in dünyasında “özgür seçimler” yok, çünkü bir şirkette çalışanların CEO’yu seçmesi “verimsizlik yaratır”.
Trump’ın son bir yıldır ikide bir “Kral olmak istiyorum” sözlerinin aklını yitirmiş bir liderin ağzından dökülen sıradan sözler olmadığını, planlı bir sürecin parçası olarak arka planda ona bu sözleri sufle eden ideologların kimler olduğunu şimdi daha iyi anlamış olmalısınız.
Yarvin’e göre, devleti bir şirket gibi yönetecek, hesap verme yükümlülüğü yalnızca sermayeye karşı olan bir “CEO devlet başkanı” tayin edilmeli ve bu kişi “Kathedral”i tasfiye ederek yönetimi halkın iradesinden değil, “piyasa etkinliğinden meşruiyetini alan” bir yapıya dönüştürmeli.
Yarvin buna “Neoreaksiyon” ya da kısaca “NRx” diyor.
Bu düşünce yapısı, Trump’ın “devleti bir iş adamı gibi yönetme” retoriğinin çok daha “radikal” ve “teorik” bir zeminini oluşturuyor. Yarvin ve avanesi için Trump, aslında bu “CEO-Kral” modeline geçişteki bir “yıkıcı operatör”.
Onlar Trump’ın kuralları çiğnemesini, Kongre’yi by-pass etmesini veya seçim sonuçlarını tartışmaya açmasını bir “demokrasi krizi” olarak değil, eski ve hantal sistemin (onların deyimiyle “Katedral”in) tasfiyesi olarak selamlıyorlar.
Bu zihniyetin somut karşılığını Trump’ın ikinci başkanlığının ilk yılında net biçimde gördük…
Trump’ın göreve başlamasının ilk haftalarında fiilen gerçekleşen şey, devletin derin bürokrasisini (Yarvin’in “Kathedral” dediği yapıyı) devre dışı bırakmak oldu.
Elon Musk önderliğinde kurulan “Hükümet Verimliliği Departmanı” (DOGE), binlerce federal çalışanı kapı dışarı ederken, bunun “felsefi iskeletini” Yarvin'in düşüncesi oluşturdu.
Trump’ın danışmanları ve Yarvin arasındaki bağlantılar artık kamuoyu tarafından biliniyor; J.D. Vance ve diğer MAGA ideologlarının Yarvin’in metinleri üzerinden siyaset tartışmaları yürüttüğü birden fazla bağımsız kurum tarafından da raporlandı.
PETER THİEL: PARAYI VE GÜCÜ BİRLEŞTİREN ADAM
Gelelim Peter Thiel’e…
Thiel, yalnızca PayPal’ın kurucusu veya Palantir’in CEO'su değil.
Thiel, uzun yıllardır “demokrasi karşıtı” fikirlerini son derece açık biçimde dile getiren ve bu fikirlerine kaynak aktaran bir ideolog.
2009 yılında Cato Institute için kaleme aldığı bir denemede Thiel, şunu açıkça yazmıştı: “Artık özgürlük ile demokrasinin birbiriyle uyumlu olduğuna inanmıyorum”.
Ve bu görüşünün üzerine adım adım inşa ettiği siyasi yatırımlar, bugün MAGA hareketinin omurgasını oluşturuyor.
Thiel için demokrasi, “sermayenin sınırsız hareketini” ve “teknolojik hızlanmayı” yavaşlatan bir pranga. Ona göre, refah devletini savunan kitlelerin sandık yoluyla zenginlerin cebine el uzatması, “özgürlüğün” sonu.
Bu ideologların Trump ve çevresiyle kurduğu bağ, klasik bir siyasi destekten çok daha derin.
Onlar Trump’a bir “araç” olarak bakıyorlar; Amerikan bürokrasisini (Deep State veya Administrative State dedikleri yapıyı) yerle bir edecek, seçim sistemini “verimlilik” adına merkezi otoriteye bağlayacak ve nihayetinde “sandığı anlamsız kılacak” bir “balyoz”.
Bu stratejik yolculukta Thiel’in asıl gücü paranın nereye aktığını belirlemesinde yatıyor. Bugün Trump’ın Başkan Yardımcısı olan J.D. Vance’in 2022 Ohio Senatörlüğü kampanyasını finanse eden Thiel’di.
Blake Masters’ın Arizona kampanyasını da yine Thiel destekledi.
Thiel’in kurduğu ağ sayesinde, Yarvin’in felsefi zeminindeki fikirler seçilmiş Kongre üyeleri, senatörler ve şimdi yürütme organının üst kademelerine doğrudan sızdı.
Thiel ayrıca “seasteading” projesi gibi devlet dışı özerk yerleşim fikirlerini finanse etmiş ve “egemenlik piyasası” kavramını, yani insanların tıpkı ürün seçer gibi kendilerine “yönetim sistemi seçebileceği” bir dünya fikrini uzun süre savundu.
Bu dünya görüşünde “demokrasi”, verimsiz bir piyasa unsurudur; tasfiye edilmesi gereken bir kısıtlamadır.
NICK LAND VE “HIZLANMACILIK”: YIKIMI KUTLAMAK
Bu gerici güruhun arkasındaki bir başka etkili ideolog olan Nick Land’e kulak verelim.
Nick Land, Warwick Üniversitesi'ndeki felsefe kariyerinden sonra akademik dünyayı terk eden ve özellikle “hızlanmacılık” (accelerationism) akımının manifestolarını kaleme alan bir düşünür.
Land’ın fikirleri, geleneksel siyasi yelpazede tam anlamıyla yerleştirilemeyen bir yerde durmasına karşın, hem “aşırı sağ” hem de belirli “tekno-ütopyacı” çevreleri etkilemeyi başardı.
Land için kapitalizmin ve teknolojinin “sınırsız hızlanması”, kaçınılmaz olarak “insan kurumlarını” ve “devleti” aşacak.
Land’e göre, demokrasi bu tabloda “gereksiz ve geçici” bir yapı.
Land’ın “Dark Enlightenment” (Karanlık Aydınlanma) kavramı, Yarvin’in Neoreaksiyonu ile örtüşüyor ve daha da ileri giderek “siyasi kargaşanın ve kurumsal çöküşün” bizzat “arzu edilmesi gereken” bir süreç olduğunu savunuyor.
Bu perspektiften bakıldığında siyasi istikrarsızlık “bastırılması” gereken bir sorun değil, “hızlandırılması” gereken bir süreç.
Land’e göre, “kapitalizmin krizlerini çözmek yerine” onları daha da derinleştirerek “mevcut toplumsal yapının çöküşü” hızlandırılmalı. Onlara göre toplum çökmeli ki, küllerinden o “teknolojik feodalizm” doğabilsin.
Land’ın doğrudan Trump ile bağlantısı Yarvin ve Thiel kadar örgütlü değil; ancak bu düşünce ekseninin ürettiği “kültürel ve entelektüel atmosfer”, belirli teknoloji ve yatırım çevrelerinde giderek daha fazla yer buluyor.
MAGA hareketinin içindeki “varoluşsal akselerasyon (hızlandırma)” eğilimi, Land’ın izlerini taşıyor.
TRUMP İLE KESİŞME: FİKİR VE SERMAYE BULUŞMASI
Trump ile bu ideologlar arasındaki ilişki, yalnızca “fikirsel” bir yakınlıktan ibaret değil; somut “örgütsel” ve “finansal” bir ağla somutlaşmış durumda.
Thiel-Trump ilişkisi, 2016’da Thiel’in Trump’a yaptığı açık destekle başladı ve iki dönem boyunca devam etti.
Thiel’in Silikon Vadisi bağlantıları Trump yönetimine taşındı; Palantir şirketi federal sözleşmeler imzaladı ve Thiel’in kurduğu “siyasi ağ”, MAGA'nın “entelektüel çekirdeğini” oluşturan kadroları besledi ve bu yapı adım adım Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirdi.
Yarvin’in Trump’ın danışmanlar çevreleriyle “organik bağı” ise daha gizil ama bir o kadar gerçek.
Bu bağı somutlaştıran şey, J.D. Vance’in Yarvin’i referans aldığı ifadeleri ve Yarvin’in düşüncesinin Trump’ın bürokrasi tasfiyesi anlatısıyla birebir örtüşmesi.
“Derin devleti çökert, bürokratları sürü halinde kov, karizmatik lider etrafında merkezileş.”
Bu program hem DOGE’un eyleminde hem de Yarvin’in metinlerinde kelimesi kelimesine bulunabilir.
Elon Musk’ı da bu denkleme eklemek gerekiyor.
Musk, yalnızca Trump’a finansal destek sağlamakla kalmadı; Trump’ın ikinci döneminin fiilen en güçlü isimlerinden biri haline geldi. Kısa bir süre araları gerilse de, aynı zihniyet dünyası bir süre sonra yeniden kucaklaşmalarını sağladı.
DOGE eliyle federal kurumları tasfiye eden, devlet bürokrasisini şirket mantığıyla yeniden örgütleyen Musk, Thiel-Yarvin ekseninin “pratik uygulayıcısı” oldu.
Demokrasiye inancın değil, mühendislik verimliliğinin devlet felsefesi haline getirilmesinin canlı örneğini sundu.
SİYASİ KÜLTÜRÜ ZEHİRLEME: “POST-DEMOKRASİ” NORMALLEŞTİRMESİ
Bu ideologların en tehlikeli etkisi, belki de doğrudan politika üretmekten ziyade “siyasi kültürü” ve “dilini” dönüştürmeleri.
Onlarca yıl boyunca “neoliberal ideoloji” kültürü ve dilini yaydıkları gibi şimdi de “post-demokrasi” kültürü ve dilini yaymaya ve normalleştirmeye çalışıyorlar.
Bu gerçeklik nedeniyle epeydir yazdığım yazılarda “post-kapitalizm”e yönelik “yeni bir sol tahayyül ve tasarım” oluşturulması gerektiğini, bu tekno-otokratların yürüttüğü ideolojik çıkışa karşı ciddi bir ideolojik mücadele verilmesi gerektiğini ısrarla savunuyorum.
Bu gerçekliği derinden ve acil biçimde kavrayamamak bugün demokrasi savunucuları ve muhalif siyasi hareketlerin “donuklaşmasına”, bu gerici yapının toplumları ve devletleri dönüştürücü girişimlerine yanıt verememesine, yenilgiyi daha baştan kabullenmeye neden olacak.
Bu gerici yeni sağ güruhun “demokrasinin savunulmaya değer olmadığına” ilişkin fikirleri, birkaç yıl önce yalnızca karanlık blog yorumlarında yaşayan marjinal bir görüştü.
Bugün bu fikir, Kongre kürsüsünde konuşulan, teknoloji milyarderlerinin röportajlarında açıkça savunulan, sosyal medyada “cesur gerçekçilik” olarak konumlandırılan bir anlatıya dönüştü.
Bu “normalleştirme” sürecinin mekanizması ise şöyle işliyor…
Önce fikir, “düşünce deneyi” olarak sunuluyor.
Sonra “radikal dürüstlük” damgasıyla övgü yağmuruna tutuluyor ve sahipleniliyor.
Ardından merkez medyaya taşınarak “sert ama samimi” bir eleştiri olarak baş tacı ediliyor.
Ve nihayet iktidar mertebesinde karşılık bulan bir çerçeveye dönüşüyor.
Trump'ın “seçimler manipüle edildi” söylemi böyle normalleştirildi. DOGE’un kurumları tasfiyesi böyle meşrulaştırıldı. Yargı bağımsızlığına saldırı böyle sıradan bir yönetim tartışmasına indirgendi.
DÜNYAYA YAYILAN FİKİR: KÜRESEL POST-DEMOKRASİ AĞI
Bu “ideolojik dönüşüm” kuşkusuz ABD ile sınırlı değil.
Thiel ve Musk gibi isimlerin küresel medya kontrolü ve siyasi yatırımları, bu fikirleri başka ülkelerin siyasi ekosistemlerine taşıyor.
Musk’ın X (eski Twitter) platformu ve algoritması, Avrupa’daki aşırı sağ partilerin propagandasına fiilen açık hale geldi; hatta Musk’ın Alman AfD ve İngiliz Reform UK gibi partilere açık desteği, sıradan bir “ifade özgürlüğü” tutumunun çok ötesine geçti.
(Her halde Musk’ın 2022 yılında 44 milyar dolar ödeyerek ve bugün 10 milyar dolar civarında bir değere kadar düşen ve para kazanmayan Twitter’ı (X) neden satın aldığı ve neye hizmet etmesinin istendiği, hangi stratejinin bir parçası olduğu bugünlerde daha iyi anlaşılıyordur.)
Öte yandan, “egemenlik tüketimi” mantığı (yani her ülkenin kendi özerk otoriter modelini üretmesini meşrulaştıran çerçeve) bugün Orban’ın Macaristan’ından Hindistan’a kadar yerel otoriterlik laboratuvarlarına küresel bir referans noktası sunuyor.
Yarvin’in “her toplum kendi yönetim modelini seçmeli” tezi, uluslararası hukuku, insan hakları normlarını ve evrensel demokrasi standartlarını aşındıran bir perspektifin genel iskeleti haline geliyor.
Demokrasiyi “içeriden çöküntüye uğratan” bu düşünce, küresel çapta “birbirine kenetlenen” bir anti-demokratik dayanışmanın “entelektüel altyapısını” sağlıyor.
TÜRKİYE'YE ETKİSİ: AKP, CHP VE DEMOKRASİNİN GELECEĞİ
Tüm bu tablo elbette Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiriyor ve bu ilgi tek yönlü değil.
Öncelikle şunu tespit etmemiz gerekiyor…
AKP iktidarının son yıllarda benimsediği yönetim anlayışı (yargıyı araçsallaştırmak, bürokratik mekanizmaları partizanlaştırmak, güçlü yürütmeyi yasama ve yargı üzerinde konumlandırmak) Yarvin’in “CEO devlet başkanı” modeline yapısal olarak benziyor.
Bu bir “fikir transferinden” ziyade “paralel bir tarihsel gelişim”; ancak şu an bu paralel yollar giderek birbirine yaklaşıyor.
Trump döneminin “küresel otoriterler” üzerindeki meşrulaştırıcı etkisi Türkiye’de de görülüyor.
Türkiye, zaten “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile yönetimin tek elde toplandığı, bürokrasinin zayıflatıldığı bir süreci yaşıyor. Yarvin’in “CEO-Kral” modeli ile bizim “Tek Adam” rejimi arasındaki benzerlikler şaşırtıcı değil.
ABD’nin, “yargı bağımsızlığı” ve “demokrasi normları” konusundaki “uluslararası baskı kapasitesi” fiilen sıfırlandığı bir ortamda, Türkiye üzerindeki dış demokratikleşme baskısı da ortadan kalkıyor.
Eğer ABD’de Trump ve arkasındaki bu teknoloji baronları, Kasım 2026 ara seçimlerinde ve sonrasında sandığı (serbest seçimleri) tamamen manipüle edilebilir bir mekanizmaya dönüştürmeyi başarırlarsa, bu Türkiye’deki mevcut iktidar için devasa bir “meşruiyet alanı” açacaktır.
Trump’ın “Kongre’ye ihtiyacım yok” tavrı, Türkiye’de zaten zorlanan “meclis denetimi” ve “yargı bağımsızlığı” gibi kavramların tamamen tedavülden kalkmasına emsal teşkil edebilir.
İktidar, “Bakın, Batı bile bu hantal demokrasiden vazgeçiyor, biz zaten bu yolu çoktan seçtik” diyerek otoriterleşmeyi “küresel bir modernite” olarak pazarlayabilir.
AKP’nin geleceği, artık “sandıktan çıkma” başarısından ziyade, sandığı ne kadar “yönetilebilir” kıldığına odaklanan bir “teknokratik baskı rejimine” evrilebilir.
Bu, AKP iktidarına kısa vadede nefes aldıran bir “jeopolitik konfor” alanı açıyor. Ancak aynı zamanda, Türkiye'nin Batı ile ilişkisini besleyen “ortak kurumsal normların” erimesi, orta ve uzun vadede AKP açısından da yönetilmesi güç sonuçlar doğurabilir.
Bu olasılıklar perspektifinden baktığımızda CHP ve muhalefet cephesi açısından tablo daha da kaygı verici.
“Demokratik normların” küresel ölçekte zayıfladığı, büyük güçlerin muhalefete sahip çıkma kapasitesini yitirdiği bir ortamda, Türkiye’deki muhalefet “yalnızlaşma riskiyle” karşı karşıya.
Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı operasyonu, uluslararası kamuoyundan sınırlı tepki gördü. CHP lideri Özgür Özel’in Sosyalist Enternasyonel toplantılarındaki sitemini anımsayın.
Bu sınırlılık, tam da Yarvin-Thiel-Musk ekseninin ürettiği “demokrasi artık evrensel bir değer değil, her ülkenin kendi tercihi” anlatısının kazandırdığı “uluslararası normalleşmeyle” doğrudan bağlantılı.
Türk demokrasisi açısından hep birlikte net biçimde kavramamız gereken “en kritik tehdit ve kavşak” ise şu…
Muhalefet “uluslararası destek ve dayanışmaya” güvenemeyeceğini, demokratik normların “dış baskıyla” korun(a)mayacağını kabul ettiği ve içselleştirdiği an, siyaset sahası büyük ölçüde “iç güç dengeleriyle” şekillenmeye başlar.
Bu, hem muhalefet için hem de AKP için kartların yeniden karılacağı, yeni bir hesap kitap dönemine girileceği anlamına gelir.
AKP, dış baskılardan azade biçimde daha sert “otoriter adımlar” atmayı göze alabilir; CHP ise sadece “seçim stratejisinin” ötesine geçen, “toplumsal örgütlenmeye” ve geniş tabanlı “halk hareketlerine” dayanan bir mücadele hattı kurmak zorunda kalır.
Açıkçası, CHP ve yönetimi bu mecburi istikameti bugünden görüp hazırlık yapmaya tez zamanda başlamasa dahi, iktidarın siyaset ve sandık üzerindeki kuşatmayı genişletmesi ve sertleştirmesiyle eninde sonunda bu yere varacak.
SONUÇ: FİKRİN GÜCÜNE KARŞI FİKRİN GÜCÜYLE
Önceki yazımda şunu net biçimde anlatmaya çalıştım…
Kapitalizm krizden çıkış reçetesi olarak “demokrasiyi feda ediyor” ve bunu “rastlantısal” değil, “sistematik” biçimde yapıyor.
Bu yazıda ise o sistematikliğin “entelektüel mimarlarını”, adım adım ördükleri fikri altyapıyla bu “sistematiği nasıl işlettiklerini” anlatmaya çalıştım.
Yarvin, Land, Thiel ve onların Trump-Musk bağlantısıyla somutlaşan bu ideoloji, “basit bir siyasi program” değil.
Demokrasinin, liberalizmin ve evrensel insan haklarının birlikte aşılmasını hedefleyen kapsamlı “post-kapitalizmi” ve “post-demokrasi”yi içeren bir tasarım ve proje.
Bu projenin tehlikeli yanı, kendisini “gerçekçi” ve “verimli” olarak sunması.
“Otoriter yönetimi” teknoloji diliyle paketlemesi, “faşizmi”, “hızlanma” olarak romantize etmesi ve “meşruiyetini” karizmatik liderden değil “piyasa mantığından” türetmesi, ona hem “kitlesel” hem de “entelektüel” bir çekim alanı sağlıyor.
Bu fikirlere karşı mücadele, “yalnızca seçim kampanyaları yürütmekle” kazanılamaz.
Curtis Yarvin ve Peter Thiel gibi isimlerin hayal ettiği dünya, bir avuç teknoloji baronunun ve onların atadığı “CEO-Liderlerin” hükmettiği, kitlelerin ise sadece birer “algoritma verisi” olduğu yeni bir Orta Çağ.
Kapitalizmin bu son aşaması, kendi bekası için sandığı kurban etmekten çekinmiyor.
Eğer siyaseti sadece “sandığa gitmekten” ibaret görürsek, bu “teknolojik faşizme” yenilmemiz kaçınılmaz.
Demokrasiyi sadece bir “oy verme işlemi” olarak değil, “demokratik sosyalist” bir perspektifle ekonominin, üretimin ve yaşamın her alanının halk tarafından yönetilmesi olarak yeniden tanımlamalıyız.
Demokrasinin gerekçelerini gerçekçi ve ikna edici biçimde yeniden üretmek, “emek ve eşitlik” ekseninde güçlü bir “ideolojik alternatif” oluşturmak ve sunmak, “küresel demokratik dayanışmanın” zincirlerini yeniden örmek zorundayız.
Silikon Vadisi milyarderlerinin “demokrasi sonrası” için yazdıkları reçetelere karşı, halkların “demokrasi öncesi” haklarını (ekmek, konut, sağlık, güvence) sonunda kazanacakları bir mücadele programı geliştirilmeliyiz.
Karanlık Aydınlanma’nın karşısında, gerçek bir aydınlanmanın savunuculuğunu yapmamız gerekiyor.
Bu, hem “entelektüel” hem de “siyasal” bir görev.
Aksi takdirde, yarın uyandığımızda kendimizi bir “ülkenin yurttaşı” olarak değil, bir şirketin verimsiz bir “kullanıcısı” olarak bulabiliriz.