Neoliberalizme dayalı batı demokrasilerinin temel taşı olarak kabul edilen “serbest seçimler”, şu an tarihin en tehlikeli dönemlerinden birini yaşıyor.
ABD'den Avrupa'ya, Türkiye'den Macaristan'a kadar dünya genelinde aşırı sağ iktidarların yükselişi ve otoriterleşme eğilimleri, “demokratik seçimlerin” geleceğini tehdit ediyor.
Bu sürecin kapitalizmin yapısal krizi ve neoliberal düzenin çöküşüyle eşzamanlı yaşanması tesadüf değil.
Aslında tablo net…
Tarihsel bir kırılma anı yaşıyoruz…
Bugün yaşadığımız sandık krizi, can çekişen neoliberal kapitalizmin hayatta kalmak için yaslandığı demokrasiyi feda etme girişiminden başka bir şey değil.
Sermaye sınıfı, artık kendi yarattığı yıkımı “demokratik rıza” üreterek yönetemiyor. Bu yüzden, sandığı bir “çözüm (iktidar) aracı” olmaktan çıkarıp, bir “onay mekanizmasına”, hatta mümkünse tamamen bir “yöntem ve engel olmaktan” çıkarmaya çalışıyor.
TRUMP'IN SEÇİM DARBESİ HAZIRLIĞI
ABD’den ilginç haberler gelmeye devam ediyor…
Donald Trump'ın Kasım 2026'da yapılacak ara seçimlere yönelik hamleleri, demokratik seçimlerin nasıl büyük bir tehdit altında olduğunun canlı bir örneği.
Trump’ın söylemleri ve eylemleri artık birer “seçim vaadi” olmaktan çıkıp, açık bir “rejim ilanı” niteliğine dönüşüyor.
Trump’ın “oy verme yöntemlerinde” kapsamlı değişiklikler yapmaya hazırlanması ve en önemlisi, bunun için Kongre’ye gerek duymayacağını açıklaması, Amerikan neoliberal demokrasisinin tabutuna çakılan son çivi oldu.
Peki, bu ne anlama geliyor?
Yanıt açık ve net; “idari ve siyasi otoriterleşme” sürecinin zirvesi.
Eğer bir yürütme erki, halkın iradesini belirleyen kuralları yasama organını “by-pass ederek” değiştirebiliyorsa, orada kuvvetler ayrılığından değil, “tek adamın” oyun planından ve otoriter zihniyetinden bahsedebiliriz.
Trump’ın ikinci döneminin başlamasıyla birlikte “kral olma söylem ve hayallerini” sık sık dile getirmesi, bir yılın sonunda “siyasi bir şakadan ibaret” olmadığını net biçimde gösterdi.
Trump, bu yolculukta özellikle üç alanda hamleler yapıyor:
Birincisi, “kimlik zorunluluğu” ve “vatandaşlık belgesi” şartı getirerek milyonlarca “seçmeni sandık başından uzaklaştırmayı” hedefliyor.
İkincisi, “posta ile oylamayı” yasaklamak istiyor, ki bu, pandemi sonrası dönemde özellikle Demokratların lehine sonuçlar vermiş bir yöntem.
Üçüncüsü ve belki de en tehlikelisi, eski strateji danışmanı Steve Bannon’ın dediği gibi, ICE (Göçmenlik ve Gümrük Uygulama) ajanlarını (aslında Trump’ın paramiliter destekçilerini) “oy verme merkezlerine” gönderme tehdidi.
Tüm bunlar, halkın iradesini daha sandığa girmeden felç etme girişimi.
ICE gibi bir güvenlik yapısının seçim merkezlerinde konuşlandırılması, özellikle göçmen kökenli Amerikalıları ve azınlıkları korkutarak oy kullanmaktan caydırmanın açık bir yöntemi.
Her ne kadar ICE Başkanı Senato'da “oy verme yerlerinde olmamız için bir neden yok” dese de, Beyaz Saray Sözcüsü “ICE ajanlarının oy verme merkezlerinin yakınında olmayacağını garanti edemeyiz” diyerek kapıyı aralamış durumda.
Otoriterleşen yönetimlerin en büyük özelliği, devletin güvenlik bürokrasisini siyasallaştırıp bir sopa olarak kullanmak.
ICE’ın sadece göçmenlere yönelik bir birim olmaktan çıkıp, seçim dönemlerinde muhalif seçmenleri (özellikle azınlıkları ve marjinalleştirilmiş grupları) baskı altına alan, sandıktan uzaklaştıran ya da oy verme süreçlerini kaosa sürükleyen bir “iç güvenlik aparatına” dönüşmesi işten bile değil.
Trump’ın asıl stratejisi ise “seçim sonrası döneme” ilişkin.
Trump, sandık sonuçları eğer aleyhine sonuçlanırsa eyaletlerde sonuçlara itiraz ederek, Cumhuriyetçi yetkililer üzerinde baskı kurarak “seçimlerin meşruiyetini sorgulamayı ve reddetmeyi” hedefliyor.
Trump, Kongre baskınına kadar cüret eden, ancak akamete uğrayan 2020'deki girişimlerinin “2.0 versiyonu” olarak tanımlanabilecek bu stratejine, bu sefer “daha organize” ve “daha tehlikeli biçimde” hazırlanıyor.
ABD’de 2026 ve sonrasındaki 2028 seçim süreçleri, sadece partilerin yarışı değil; Trump’ın otoriterleştirdiği devlet aygıtının, halkın bir kesimine karşı bir manipülasyon ve baskı aracı olarak kullanılıp kullanılmayacağının ve başarıya ulaşıp ulaşmayacağının testi olacak.
KÜRESEL SALGIN: OTORİTERLİK HER YERDE
Seçimleri dahi “ortadan kaldırmaya” ya da “anlamsızlaştırmaya” yönelik bu karanlık tablo sadece ABD’ye özgü bir “arıza” değil.
Macaristan’da Viktor Orbán’ın “illiberal demokrasi” dediği ucube sistem, Hindistan’da Modi’nin dini milliyetçilikle harmanladığı otoriterlik, Fransa’da Le Pen’in ana akım siyaseti esir alan aşırı sağcı retoriği...
Hepsi aynı senaryonun farklı dillerdeki dublajı.
Örneğin Macaristan’da seçim bölgelerinin sınırlarının iktidar lehine değiştirilmesi (gerrymandering), muhalefetin medya erişiminin tamamen kesilmesi ve yargının partizanlaştırılması, seçimleri bir tiyatro sahnesine çevirdi.
Hindistan’da muhalif liderlerin hapse atılması ve sivil toplumun nefessiz bırakılması, sandığın “iradeyi” değil, “baskıyı” yansıtır hale gelmesine neden oldu.
Bu ülkelerin ortak özelliği; “sermaye sınıfının artık demokratik süreçlerle kendi çıkarlarını koruyamadığını anlamış olması.”
Demokrasi, sermaye birikimi için artık “pahalı”, “yavaş” ve “riskli” bir lükse dönüştü.
KAPİTALİZMİN KRİZİN EN DERİN ANINDA GİYDİĞİ ÜNÜFORMA: FAŞİZM
Neden şimdi?
Bu sorunun yanıtı, 1980’lerden bu yana dünyaya dayatılan neoliberal modelin tam kalbinde yatıyor.
Refah devletinin tasfiye edildiği, “sendikaların zayıflatıldığı”, “eğitim ve sağlığın piyasalaştırıldığı” 40 yılın sonunda elimizde ne kaldı?
Muazzam bir “eşitsizlik”, “geleceksiz bırakılmış bir gençlik” ve “öfkeli kitleler”.
Neoliberal düzenin ihya ve inşasında birbiriyle yarışan sistemin merkezindeki geleneksel sağ ve sol (sosyal demokrat) partiler, bu yıkımın mimarı veya uygulayıcısı oldukları için halkın gözünde meşruiyetini yitirdi.
İnsanlar “merkez”e baktığında çözüm değil, sadece “statükonun bekçilerini” görüyor.
İşte Trump, Le Pen veya benzeri “sistem dışı” görünen figürler, halkın bu “haklı öfkesini” devşirerek iktidara yürüyorlar.
Ancak bu liderler aslında sistemin “antitezi” değil, sermayenin en vahşi ve en otoriter kanadının temsilcileri.
“Faşizm”, kapitalizmin kriz anlarında giydiği acil durum üniformasından başka bir şey değil.
Bugün olan da bu; “serbest seçimler”, sermaye birikimi için bir tehdit oluşturmaya başladığı an, “istikrar” adına bizzat sistemi kuranlar tarafından öldürülüyor.
TÜRKİYE: KÜRESEL DALGANIN YEREL AYNASI
Türkiye’de yaşanan siyasi süreçler, dünyadaki bu genel eğilimden bağımsız bir “yerli ve milli” vaka değil.
Tam tersine, küresel otoriter dalganın en kristalize olmuş örneklerinden biri.
CHP’ye yönelik baskılar, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, kayyum atamaları ve özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı kıskacı...
Tüm bunlar, “seçmen iradesinin yargı yoluyla iptali” ve serbest seçimlerle olası “iktidar değişimini önleme” stratejisinin birer parçası.
Trump’ın ABD’de yapmaya çalıştığı “yargı ve bürokrasi yoluyla sandığı etkisizleştirme” çabasıyla, Türkiye’deki “yargısal aktivizm” (judiciary activism) aynı kaynaktan besleniyor.
Otoriterleşen lider ve iktidarlar, sandıkta yenemedikleri ya da yenme olasılığı kalmayan muhalefeti yargı koridorlarında tasfiye etmeye çalışıyor.
Eğer İmamoğlu gibi geniş kitlelerin desteğini almış bir figür siyasi yasaklarla engelleniyorsa, bu sadece iç politikadaki bir siyasi kavga değil; küresel “post-demokrasi” çağının standart bir prosedüründen ibaret.
Trump’ın ABD’de sergilediği hukuk tanımaz tavır, Türkiye gibi ülkelere “yapılabilir” olduğu yönünde tehlikeli bir “emsal” ve “cesaret” veriyor.
Dünya otoriterleri birbirlerinden öğreniyor, birbirlerinin yöntemlerini kopyalıyor.
Kapitalizmin merkez üssü ABD’de neoliberal sistemin “hukuk standartlarının” dışına rahatlıkla çıkılıyorsa, onun çeperinde yer alan ülkelerin hukuk dışı yöntem ve araçlara yönelmesi daha da kolaylaşıyor.
Bu rejimleri birbirine bağlayan neoliberal küresel finansal sistemin damarları yekpare bir bedenin ayrılmaz parçaları gibi çalışıyor ve birbirini tamamlayan aynı otoriter refleksleri sergiliyor.
MANİPÜLE EDİLEN SANDIK VE SİYASİ YIKIM
Yani bu küresel aşırı sağ dalga rastlantı değil.
Neoliberal kapitalizmin 2008 krizi sonrası yaşadığı meşruiyet kaybı, merkez sağ ve merkez sol partilerin çöküşüne yol açtı.
Onlarca yıl boyunca “başka alternatif yok” denilerek empoze edilen neoliberal politikalar (özelleştirmeler, sosyal devletin tasfiyesi, aşırı finansallaşma, emek haklarının gaspı) çalışan sınıfları yoksullaştırdı ve toplumsal umutsuzluk yarattı.
Sistemin merkezindeki partilerin bu krize yanıtı, aynı politikalara devam etmek oldu.
Sosyal demokrat partiler bile, “üçüncü yol” söylemiyle neoliberalizmin sadık savunucuları haline geldi.
Almanya'da SPD, Fransa'da Sosyalistler, İngiltere'de İşçi Partisi, Türkiye’de CHP kendi işçi sınıfı tabanlarını terk etti.
Oluşan boşluğu aşırı sağ doldurdu; gerçekte kapitalist sistemi koruyan, ama söylemde “sisteme karşı” mücadele veren, göçmenleri ve azınlıkları günah keçisi yapan bir sağ.
İşte burada tehlikeli bir paradoks ortaya çıkıyor:
Sermaye sınıfı ideolojisine hizmet eden merkez partiler seçim sandığından çıkma riski taşıdıkça, Trump ve Orbán gibi otoriterleşen liderler sistemi kurtarma adına demokrasiyi feda etmeye hazır hale geliyor.
Kapitalizmin kendini koruma refleksi, “otoriterliğe ve faşizme” kapı açıyor.
Seçimlerin manipüle edilmesi ve özgür iradenin sandığa yansımasının engellenmesi, sadece bir siyasi parti ve hareketin baskılanması değil; bu toplumsal barışın altına dinamit lokumu yerleştirmek demek.
Demokratik meşruiyetin tamamen ortadan kalkması, seçimlerin artık iktidar değişimi için bir araç olmaktan çıkıp, mevcut iktidarın meşruiyetini sağlayan “törensel ritüeller” haline gelmesi, halkın, demokratik yollarla değişim yapamayacağına, oy vererek hayatını iyileştiremeyeceğine yönelik inancını artırır ve siyasetin yerini “şiddet ve kaosun” almasına kapı aralar.
Peki, bu riskler kaçınılmaz mı?
Güvenlik ve yargı gücüyle bu gidişat durdurulabilir mi?
Kısa vadede baskı araçları bir “mezarlık sessizliği” yaratabilir.
Ancak tarihin bize defalarca gösterdiği gibi, meşruiyetini yitirmiş bir iktidar, ne kadar “polis ve yargı gücüne” sahip olursa olsun, “ekonomik krizi” ve “toplumsal açlığı” yönetemez.
Neoliberalizmin yarattığı bu muazzam enkaz, sadece “jandarma dipçiğiyle” ya da “yargı kararlarıyla” ortadan kaldırılamaz.
Halkın iradesini sandıktan kaçırmak, sadece o patlamayı öteler ve daha şiddetli hale getirir.
SOLUN YOLU: RİSKİ FIRSATA DÖNÜŞTÜRMEK
Peki, toplumsal muhalefet ve sol bu gerçeklik karşısında nasıl bir duruş sergilemeli?
Sadece “demokrasi elden gidiyor” diye umutsuzca karalar bağlamak, içe kapanmak, otoriter iktidarın baskısını sindirmek kurtuluş değil.
Şunu artık toplumsal muhalefetin ve solun çok iyi kavraması gerekiyor; kapitalizmin öldüğü bir yerde, neoliberalizmin siyasi ideolojisinden ve politikalarından kurtulmadan, kamucu, demokratik sosyalist yeni bir sol tahayyül yaratmadan, otoriter iktidarlara karşı mücadele etmek neoliberalizmi eski haliyle diriltmeye çalışmak demek ve bu beyhude bir çaba.
O halde, sol ve demokratik güçler ne yapmalı?
Tekraren ve altını kalın biçimde çizerek anımsatmalıyız. Eğer 200-300 yıllık bir sistem çözülüyor ve çöküyorsa, o sistemin tasarladığı siyasi düzen ve onun ideolojisi, araç ve yöntemleriyle bu krizden çıkılamaz.
Yaşam “kaynak, dayanak ve belirtilerini” yitiren kapitalizmi, “otoriterizmin makinesine” bağlayıp “entübe ederek” geri getireceğini ummak küresel sermaye için “artık mümkün değil”; toplumsal muhalefet için de “kurtuluş reçetesi” değil!
Eğer sermaye sınıfı neoliberal sistemi ayakta tutabilmek için inşa ettiği “serbest seçimler”, “sandık demokrasisi” ve “hukuk düzenini” kendi elleriyle yıkıyorsa, toplumsal muhalefet, sanki hiçbir şey olmamış, eski nizam hakimmiş gibi “sandıktan çıkacağı ve toplumsal rıza üreteceği” sanrısıyla mücadele veremez ve kazanamaz.
Halk deyişiyle söyleyecek olursak, “olmayacak duaya amin demekle” çözüm bulunamaz.
Yapılması gerekenler…
İdeolojik bir çöküş varsa, kurtuluş da ancak yeni bir ideolojik tahayyülle olabilir; “radikal ve kamucu bir program” halka sunulmalı. Sağ popülizmin tabanını oluşturan işçi sınıfına ve yoksullara, düşmanın “göçmenler” ya da “dış güçler” değil, bizzat bu “asalak sermaye düzeni” olduğu anlatılmalı. Büyük sermayeyi karşısına alamayan, sermayeyi ve inşa ettiği düzeni demokratikleştireceğini sanan ya da uman bir “sol zihniyet” dünyada olup bitenlerden ve hayatın gerçekliğinden tamamen kopmuş demektir. “Emeği” merkeze alan, “serveti vergilendiren” ve “kamusal hizmetleri” parasız hale getiren cesur bir program sunulmalı. İnsanların somut sorunlarına somut yanıtlar verilmeli. Geçinme sıkıntısı, işsizlik, konut krizi, sağlık ve eğitim sisteminin çöküşü, bunlar “soyut sloganlarla” değil, “somut politikalarla” ele alınmalı.
Yeni bir “ekonomik tahayyül” ve “siyasi programla” birlikte savunulması gereken demokrasi, sadece 4-5 yılda bir oy verilen bir mekanizma değil, halkın yönetimin her kademesine katıldığı, ekonomik kararların da demokratikleştiği bir “demokratik sosyalizm” olmalı.
Sadece sandığa odaklanılmamalı… Ebette seçimler kritik ve bir mücadele aracı olmaya devam edecek, ancak siyaset sandıktan ibaret değil. Sokakta, iş yerinde, okulda ve mahallede halkın kendi öz-örgütlenme modelleri kurulmalı. Sandık iradesi gasp edildiğinde, halkın direniş gösterebileceği sivil alanlar güçlendirilmeli.
Trump’ın yükselişi nasıl küreselse ve İngiltere, Fransa, Almanya gibi birçok ülkede yerel işbirlikleriyle aşırı sağ/faşist dayanışma ve gerici enternasyonel kurmaya çalışıyorsa, ona karşı direniş de küresel olmalı. New York’taki grevci işçiyle, Fransa’daki öğrencilerin, Türkiye’deki kuryelerin kaderi ortak.
ABD’de Trump, ICE benzeri paramiliter yapılarla “serbest seçimleri” ve “sandık demokrasisini” fiilen kuşatmaya ve halk iradesini manipüle etme ya da baskılamaya girişiyorsa, bunun benzerlerinin Macaristan, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerde olmayacağını düşünmek ve hatta “beklememek” büyük bir hayalcilik olur.
KARANLIK MI, ŞAFAK MI?
Evet, özgür ve demokratik seçimler gerçekten de tehdit altında.
Trump’tan Erdoğan’a, AfD’den Fratelli d'Italia’ya kadar otoriter güçler, kapitalizmin krizini fırsat bilerek demokrasiyi içten aşındırıyor.
Bu süreç kaçınılmaz değil, ama kendiliğinden de durdurulamaz. Demokratik güçlerin, özellikle sol ve sosyalist hareketlerin, organize mücadelesi gerekiyor.
Tarih bize şunu öğretiyor: “Faşizm ve otoriterlik, karşı konulmadığında büyür”.
1930’ların Avrupa’sı bunun trajik örneği.
Ama tarih aynı zamanda şunu da öğretiyor: Örgütlü halk hareketi, kararlı direniş ve dayanışma, en karanlık dönemleri bile aydınlatabilir ve yeni bir gelecek kurabilir.
Önümüzdeki dönem çok kritik.
2026 ara seçimleri ABD için, 2028 ya da olası bir erken seçim Türkiye için, 2026-2027 arası seçimler birçok Avrupa ülkesi için dönüm noktası olacak; seçimlerin kendisi kadar, seçimlere giden süreçte yaşananlarla birlikte…
Bu seçimler özgür yapılabilecek mi, yoksa manipüle mi edilecek?
Muhalefet baskı altına alınacak mı, yoksa direniş güçlenecek mi?
Yanıt, büyük ölçüde halkların elinde...
Demokrasinin son nefesini mi alıyoruz, yoksa yeni bir demokrasinin doğumuna mı tanık olacağız?
Bu soru henüz yanıtlanmadı.
Ama bir şey kesin: Sessiz kalmak, seyirci kalmak, beklemek bir seçenek değil.
Kapitalizm, kendi krizini demokrasiyi kemirerek besliyor. Bizim görevimiz ise, bu enkazın altından sadece sandığı değil, insan onuruna yaraşır, “eşit, özgür ve emeğin hüküm sürdüğü” yeni bir dünyayı çıkarıp almak.
Unutmayın, sandık sadece bir başlangıç; asıl zafer, halkın kendi kaderini kendi ellerine aldığı gün kazanılacak.
Gelecek, bu karanlığa teslim olmayanların ellerinde yükselecek.