Bu yıl baharın geldiğini ancak mayıs ortalarında anlayabildik. Oysa Şebnem Parkı çoktandır rengârenkti. Bizim bahçedeki ıhlamur da çoktan yapraklanmıştı. Üstelik sitenin çocukları ne zamandır okul sonrası hemen eve girmek yerine bahçede oynuyorlardı. Ovanın dört bir yanındaki şeftali ağaçları, bahçelerini pembenin her tonuna keseli çok olmuştu. Adem amca Yaren Leylek’e çoktan kavuşmuş, biz de “marteniçka”larımızı Eskikaraağaç’ta bağlamıştık.
Tam öğle vaktiydi - Eskikaraağaç’ta, Uluabat Gölü’nün etrafında tur atarken - ama güneş yakmıyordu. Adem amca sandal turuna çıkmıştı. Konukları Yaren ile Nazlı karşılıyordu. Göl kıyısındaki gezintimizin ardından köylülerden biri önümüzü kesti. “Bahçeniz var mı, kiraz fidanı vereyim” dedi. Aldık fidanı, hemen ertesi gün Zafer’in bahçesinde toprakla buluşturduk. Geçen hafta fotoğrafını gönderdi Zafer. Bizim kiraz yaprak açmıştı baharı müjdelercesine.

Hisar’da birkaç saat
Elif ile çok sevdiğimiz Hisar’da yine tura çıktık geçen hafta. Bursa’nın sadece baharını değil ruhunu da içimize çektik.
Ne zamandır Tophane’ye uğramıyordum. Oysa Bursa’yla tanıştığım 40 yıl önceden beri ne çok severim burayı. Avucumda bir demet nergis kokusuyla ne derin soluk olmuştur bana Gümüşlü Kümbet, karlı ve yalnız kış akşamlarında ya da işte böyle cıvıl cıvıl bahar sabahlarında.
Şiir yazmışlığım bile vardır buralarda…
“ (…)
Bir yanımda Osman, oğlu Orhan öte yanımda,
ve arkalarında neferleri sonsuz kurtuluşun.
Gecenin kuytusunda ilk sancağını tutarlardı,
yaptıkları tarihin.
Ben kendi tarihimi okur ağlardım.”
Uzun uzun seyrettim Bursa’yı. Aslına bakılırsa manzara eskiden de pek iç acıcı değildi ama hiç olmazsa Doğanbey katliamı yoktu ortada. Doğanbey ve de şehrin başka noktalarındaki benzerleri sadece bir peyzaj meselesi değil. Esen yelden uçan kuşa, olur olmaz düşen yağmurdan artık unutulan kara kadar her meselede dahli var. İnsan Doğanbey’i görünce kimse Bursa için plan/lama yapmasın, şehri kendi haline bıraksın, zaten bundan kötüsü olmaz, diye düşünüyor.

Neyse ki Tophane Meydanı’nda her şey yolunda. Tur otobüsleri ardı ardına yerli turistleri meydana bırakıyor. Çoğunlukla ortaokul ve lise öğrencileri ya da kadınlar. Arada bir yabancılar da geliyor. 10-15 kişilik bir Uzak Doğu kafilesi dikkatimi çekiyor, sanırım Güney Koreliler.

Tophane’deki Osman Gazi Türbesi’nde jandarma 6 yıldır saygı nöbeti tutuyor. Turistler de saat başı yapılan nöbet değişimi seremonisini kaçırmıyor. Alp kıyafeti giyip kılıç ve balta kuşanan iki asker alpbaşı eşliğinde nöbet yerine getirilip götürülüyor. Doğrusu seremoniyi ilk kez izledim ve maalesef umduğum kadar etkileyici değildi. İnsan ister istemez Anıtkabir ile kıyaslıyor, kıyaslayınca da buradaki tavır biraz özensiz gibi geliyor.

Tophane’den Hisar’a geçtik. Bursa’nın kadim sokaklarında dolaştık.

Yerkapı’da Bursa Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi Araştırmaları ve Arşiv Şube Müdürü Deniz Dalkılınç ile buluştuk. Sohbetimizin konusu elbette Bursa’ydı.
Molla Gürani Mahallesinin güler yüzlü muhtarı Metin Acar ile tanıştık. Artık 40 yıllık hatrımız var birbirimize.
Hisar’a gidip de Atölye Aeden’e uğramamak olur mu?
Bir zamanların Olay Tv’sinden çalışma arkadaşım, meslektaşım Özden Çobanoğlu bıraktı haberi yayını, kendini sanata verdi. Çok da iyi yaptı. Babadan kalma evinin giriş katını seramik atölyesine çevirdi. Rengârenk sırlı atölyesinde birbirinden albenili seramik ürünler üretiyor, bir yandan da eğitimler veriyor. Yerkapı tarafına yolunuz düşerse mutlaka kapısını çalın, saklı bahçesinde bir fincan kahve için.
Ruhunuza çok iyi gelecek.

Side’de yapılanlar Hisar’da yapılabilir mi?
Türkiye’nin en değerli arkeologlarının katıldığı toplantıda da aklıma yine Hisar düştü.
En baştan anlatayım…
Nilüfer Belediyesi, Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) Arkeoloji Bölümü, Arkeologlar Derneği Bursa Şubesi ve BUÜ Arkeoloji Topluluğu tarafından düzenlenen “Arkeoloji Gündemi” buluşmalarının sezon finali “Türkiye’de Arkeoloji Paneli” ile yapıldı.

Moderatörlüğünü BUÜ Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şahin’in üstlendiği panelde Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, Prof. Dr. Feriştah Alanyalı ve Nezih Başgelen konuştu.
Arkeoloji ve Sanat Yayınları Kurucusu, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Üyesi, Kültürel ve Doğal Mirası İzleme Platformu Kurucusu Başgelen’in dikkat çeken açıklamalarını daha önce yazmıştım. YAZIYA GİT
2009’dan bu yana Side Antik Kenti kazılarında çalışan, 2019’dan beri de kazı başkanlığını üstlenen Prof. Dr. Feriştah Alanyalı’nın ortaya koyduğu deneyim, 2010-2023 yılları arasında kaçak yapılardan arındırılan ve Koruma Kurulu gözetiminde yeniden yapılaşmaya açılan Side’yi anlatıyordu:

“Side’de yapılan bütün çalışmaların amacı yeniden yapılaşmaya olanak sağlamaktı. Kaçak yapılar antik kenti kapatıyordu. Tescilli ve geleneksel yapılara dokunulmadı, sadece kaçak kısımları kaldırıldı. Kaçak kısımları kaldırılamayacak olanlar kurul gözetiminde yıkıldı. Bunu her kentte yapmak kuşkusuz doğru değil. Side gibi trenin kaçtığı bazı antik kentler için örnek alınabilir.”
Side’de yapılan şu: Kaçak yapılar yıkılıyor, arazisinde kazı yapılıyor, arkeolojik değere rastlanmayan bölümlerde yeniden yapılaşmaya izin veriliyor. Bütün süreçler Koruma Kurulu gözetiminde ve vatandaş ile uzlaşarak yapılıyor.

Gerçekten müthiş bir iş!
Acaba bizim Hisar’da uygulanabilir mi böyle bir model?
Evet, Hisar’daki yapılar kaçak olmayabilir, ama hepsi tescilli de değildir, tescilli olması gereken yapılar 60’larda 70’lerde yok edilmiştir.
Side’de yapılabiliyorsa Bursa’da yapılamaz mı?
Birilerinin “ya hu sen ne diyorsun, yıllardır Orduevi’ni taşıyıp Bey Sarayı’nı ortaya çıkaramadık, nerde kaldı Hisar’ı kazalım!” dediğini duyar gibiyim.
Kültür envanteriniz kaç tane?
Meselenin bir başka boyutu daha var ki onu da Prof. Dr. Mehmet Özdoğan dile getirdi: Envanter…
“Türkiye’nin kültür envanteri yok. Türkiye’de kaç tane höyük olduğunu, kaç tane kale olduğunu bilen var mı?” diyen Özdoğan’ın çarpıcı açıklamaları şöyleydi:
“Tescil sorunu… Kültür varlığı az dediğimiz İngiltere’de kayıtlı eski eser (alanı) sayısı 1 milyon 300 bindir. Türkiye’de yanılmıyorsam 90 binli rakamlarda.
En büyük höyükler bile Türkiye’de kayıtlı değildir. Bir yer tescilli değilse devlet için orası yoktur.
Türkiye’nin kültür envanterinin çıkarılması için birkaç teşebbüste bulunuldu. 1980’lerde Türkiye Bilimler Akademisi, öncelikle ilkeleri koyarak bir proje başlattı, pilot uygulamalar yapıldı. Sonra devir değişti, Kültür Bakanlığı ‘sizin öyle bir yetkiniz yok, biz yapacağız’ dedi. Ondan sonra Türkiye’de bir envanter kirliliği patlaması oldu. Türkiye’deki her kurum; valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler, kültür müdürlükleri, üniversiteler… ayrı standartlarda kültür envanteri yapmaya başladı.”
Gördüğüm kadarıyla Bursa’da da durum farklı değil. Hem belediyenin hem üniversitenin kültür envanteriyle ilgili çalışmaları var. Nerelerde çakışıyorlar nerelerde ayrışıyorlar, o kadar teknik bilgiye sahip değilim, anlamam da, ama bildiğim şu: Bursa'da bu işlere kafa yorulacak okullar da çok geç açıldı. Mesela Mimarlık Fakültesinin yaşı sadece 33. Arkeoloji Bölümünün kuruluşu ise 2005.
Kaybolan yılların açığını kapatmak için çok çalışmak lazım çok!..