"Kapalı oturum" başlıklı son yazımda Cumhurbaşkanı tarafından dile getirilen ve İsrail ile ülkemiz arasında yaşanması muhtemel bir savaş ihtimaline karşılık atılması gereken adımların kabaca neler olduğu hakkında görüşlerimi bildirmiştim. Bu açıklamaların devletin en üst kademesinden yapılmış olması sebebi ile savaş ihtimali görmüyorum diyerek konuyu kapatmak mümkün değil. Bu nedenle madem savaş riski görülüyor ise bu adımların atılıp atılmayacağı özellikle sığınmacı sorununun çözümü yönünde bir hareketin olup olmayacağını yakından izlememiz gerekiyor.
Öncelikle, söylemlere daha fazla anlam yükleyebilmek için yakın zamanda yaşanan diğer olayları bir arada değerlendirmek gerekiyor.
Durumu ele almaya AK Parti'nin 31 Mart Yerel Seçimleri'nde aldığı yenilgiden başlamak gerekiyor. Hatta daha önceki seçimlerde muhalefete atılan son dakika gollerine de bakmak lazım. Her defasında galip gelmenin yolunu bulan, toplumu kendi çevresinde konsolide etmeyi beceren, anayasaya göre aday olamayacağı halde aday olmayı başarabilen, mühürsüz oy pusulalarının geçerli sayılmasını sağlayabilen, kaybettiği İstanbul seçimini "hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu" diyerek iptal ettirebilen bir iktidardan bahsediyoruz. 2028'de yapılacak seçimlerde mevcut cumhurbaşkanının mevcut anayasaya göre aday olma imkanı bulunmuyor. Ama iktidar partisinde acaba kim aday olacak sorusu hiç konuşulmuyor tam tersine muhalefetin adayı kim olacak konusu sürekli gündemde. Peki, cumhurbaşkanının yeniden seçime girebilmesi için ne gerekli? Ya Meclis tarafından erken seçim kararı alınmalı ya da anayasa değişikliği yapılarak seçime katılması mümkün hale getirilmeli.
Peki yaşananları sıralamaya başlayalım o zaman. Orta öğretim okullarının önemli bir kısmının imam hatip okuluna dönüştürülmesinden başlayın. Sınavla Anadolu, Fen Liselerini kazanamayan çocukların adrese dayalı sistem nedeniyle imam hatip okullarına yönlendirilmesi ya da mecbur bırakılması, kadınlar için koruma şemsiyesi özelliği taşıyan İstanbul Sözleşmesi'nin ilk imzacı ülkesi olunmasına karşın cemaatlerin baskısı ile sözleşmeden imzamızın geri çekilmesi, Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararlara uyulmaması, Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi aleyhine açıklamalar yapması ve Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay’ın eşit yüksek mahkemeler olarak lanse edilmesi, Anayasa Mahkemesi'nce alınan kararların tarafsızlığının tartışmaya açılması, iktidarın bir küçük ortağı, HÜDAPAR tarafından Anayasanın 4. Maddesi'nin tartışmaya açılmak istenmesi, madde bağımlıları tarafından vahşice işlenen kadın cinayetlerinin satanizm nedeni ile gerçekleştirildiğine dair oluşturulan algı, sorunun çözülmesi için daha muhafazakâr bir toplum oluşturulması gerekliliğine dair sosyal medya çalışmaları, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeden sonra ana muhalefet partisinde yaşanan tavır değişiklikleri ve son olarak İsrail’in ülkemize saldıracağına dair yüksek perdeden söylemler.
Ben bu yaşananları ve bir çırpıda yazamadığım daha bir çok olayı al alta koyduğumda kısa ve orta vadede bir savaş riski olmadığını, tam tersine mevcut hükümet döneminde İsrail ile ticari bağların her zamankinden daha güçlü olduğunu görüyorum. Düşünün ki bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanının damadı bile İsrail ile ticari ilişki içerisinde ve Filistin’de yaşananlara rağmen bu ilişkiler kuruluyor ve devam ettiriliyor, masum vatandaş tarafından boykot edilen ünlü bir hamburger markasının açılışını, parti temsilcileri yapıyor ve bu açılışı boykot eden bir sade vatandaş tartaklanıyor. Düşünün ki, Filistin ile 2023 yılında yapılan ticaretin nerdeyse tamamı 2024 yılında sadece 1 ayda gerçekleştiriliyor ve bu ihracatın önemli bir kısmını da demir çelik oluşturuyor. Filistin’de savaş bitti ve yeniden imar süreci başladı da bizim mi haberimiz yok acaba? Konşimentolarda Filistin olarak belirtilen ürünlerin gizli gizli İsrail’e gittiğini anlamak çok mu zor gerçekten? Kamu kurumlarında ve hatta ülkenin istibarat teşkilatı MİT'de İsrail menşeili yazılımlar kullanılıyor, Malatya Kürecik'teki radar üssü İsrail’in güvenliğini sağlamak üzere görev yapmaya devam ediyor vesaire vesaire…
Sözün tamamı ahmak olana söylenirmiş, daha fazla uzatmadan sözün özüne geçeyim. 2028 Seçimleri'ne girmenin iki yolu da zorlanıyor. Birincisi anayasa değişikliği ve bunu yapabilmek için yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğuna toplumu ikna etmek gerekiyor. Yüksek yargıda yaşanan sorunları çözecek, toplumu satanistlerden kurtaracak, 4. Maddede değişiklik isteyenleri de yanına alarak toplumda uzlaşı için çabalayan ve söz dinleyen bir muhalefetin desteği ile anayasa değişikliğini gerçekleştirmek en makul çözüm olarak görülüyor. Anayasa değişikliği yapılırken yine herkese duymak istedikleri vaat olarak verilirken, seçme-seçilme kriterlerini de esnetecek değişiklikler satır aralarında gerçekleştirilmek isteniyor.
Alternatif yol haritasında Meclis tarafından alınacak bir karar ile erken seçim yapılması da var. Bunun için ise ayrılıkçı partilerle el sıkışmalar eşliğinde zamanı gelince destek istenebileceği hatta yeniden açılım sinyalleri veriliyor. Yeniden Refah Partisi'nin işbirliğine gitmeyeceğine dair beyanatları nedeni ile daha koyu muhafazakar Yeniden Refah seçmeninin saflarda kalması adına muhafazakarlaşma sinyalleri arttırılırken, CHP eski lideri Kılıçdaroğlu'na karşı yeni olan ama eski halinden uzak mevcut başkanını koruma altına alan açıklamalar yapılıyor ve sabit görüşlü olmayan kaygan seçmene de muhalefetin kendilerine bir alternatif olamayacağı duygusu yükleniyor. En sonunda seçim zamanı; savaş riski nedeni ile konsolide olmuş ve bu riske karşın hem istikrarı koruyacak tecrübeye sahip hem de gerektiğinde elini masaya vurabilecek lidere her zamankinden fazla ihtiyaç olduğu, mevcut muhalefetten böyle bir liderin çıkmasının mümkün olmadığı gösterilmeye çalışılacak. Sürecin tamamı iç politikada, iktidarda kalmak adına kurgulanıyor.
Gerçekten bir savaş riski olsa önceki yazımda belirttiğim tedbirleri almakta gecikmezler, İsrail ile olan ticareti büyütmek için çaba sarf etmezler ve hiçbir aleni tehdit yok iken bu riski açıkça zikretmezlerdi. Hatırlarsınız Cumhurbaşkanı Erdoğan 28 Temmuz'da partisinin Rize il teşkilatı toplantısında yaptığı konuşmada Türkiye’nin Karabağ ve Libya’ya müdahalesinden bahsederek, İsrail’e de benzerini yapabileceklerini öne sürmüş kardeş Azerbaycan’dan bu açıklama üzerine ciddi bir tepki gelmişti. Aradan geçen 2.5 ayda ne değişti de biz İsrail’e değil İsrail bize savaş açacak hale geldi diye merak ediyorum. Büyük devletler başka devletler ile olan ilişkilerinde bu kadar çok zikzak çizmezler. Kendi stratejik politikaları vardır ve bu ana politika çerçevesinde o zamanın konjonktürüne uygun şekilde davranırlar, açıklamaları bu ana politika ile uyumludur, devletlerarası ilişkileri bu düzeyde iç politikası malzemesi yapmazlar, yapmamalıdırlar. Ne yazık ki ülkemizin tutarlı bir dış politikası ve kırmızı çizgileri varmış gibi görünmüyor.
Uluslararası ilişkilerin ülkenin çıkarları üzerinden tesis edilmesi ve hiçbir ülkenin daimi dost ya da düşman olmadığından hareketle, içinde bulunulan koşullarda fayda-zarar ilişkisi gözetilerek ana politikalara dokunuşlar yapılması gerekiyor.