SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Silivri mektubunun dillendirdikleri

Yazının Giriş Tarihi: 08.08.2012 00:25

Yazıya giriş cümlem ulusal duygusallığımıza hiç de uygun değil, ya gerçekliğe; birebir uyuyor.

Bu konularda o kadar çok yazılıyor ki teorideki nice sözün, pratiğe hiçbir yararı olmadığını gördükçe, değil bu konuda kalem oynatmak, yazılanları bile okumak yüreğimi daraltırken ne demeye böyle bir giriş cümlesi kurdum ki!

Aptal değilseniz, üç maymunu oynayacak kadar korkak değilseniz bir şeylerin sizi önünde sonunda dürtmesi kaçınılmazdır.

Konuşmaktan, yazmaktan korktuğunuz için değil de çözümsüzlüklerin girdabında ha bire dibe çekilmenin boğuculuğu yüzünden kör, sağır, dilsiz görülebilirsiniz çoğu zaman. Oysa gözünüze girenler gözünüzü pörtletmiş, duyduklarınız beyninizde çığlıklara dönüşmüş, söyleyecekleriniz isyanınızı dillendirecek kadar haykırışlar haline gelmiştir.

Birkaç ay önce avukat bir arkadaşım, bir avukat arkadaşı aracılığıyla Balyoz Davası tutuklularının kaleme aldıkları ve basınla paylaştıkları bir yazıyı iletmişti bana. Bu konuda her yanda çarşaf çarşaf yazılar yazılıp, açıklamalar yapılırken ve yukarıda da değindiğim daralmaları yaşarken bu konuda yazmak ne benim haddimdi ne de isteğim.

Oysa sekiz sayfalık metni tatile giderken bile yanımda götürmüştüm; dingin bir kafayla okumak için mi, yoksa tatili kendime dar etmek istediğim için mi, bilmiyorum!

Gerek metinde yazılı olanları gerekse her duruşma sonrası olup bitenleri harfiyen basından takip ediyor değiliz elbette, her kesim, kendi ağız tadına uygun tarafından kesip piyasasına servis ediyor.

Yazıyı kaleme alan "Balyoz" davasının tutuklu sanıkları, tek amaçlarının kamuoyunu, dava süreci ve gelinen nokta hakkında bilgilendirmek olduğunu belirtiyorlar.

İçeriğinde hukuksal sürece ilişkin ve yukarıda da değindiğim gibi her kesimin kendine uygun budayıp kamuoyuna sunduğu bilgilerden çok, duygusal çağrının insanî vurgusu beni etkiledi. Böyle bir açı ise tezlerin antitezlerle çarpıştırılıp, her kesimin kendi sentezine ulaşmak istediği bir ortamda hafif kalacak, biliyorum; ama bu çağrıya sessiz kalmak da her geçen gün beni daha çok huzursuz ediyor.

Tutuklu sanıklar, "kupkuru bir iftira nedeniyle maruz kaldıkları haksızlıklar"a ilişkin, "yaklaşık bin beş yüz tane hatalı, çelişkili ve hayali olduğu belge ile ispatlı husus"u mahkemeye sunduklarını belirtiyorlar.

Hukuksal içeriğe ilişmeyeceğimi belirtmiş olsam da suçlandıkları konularda verdikleri savunmaların bir kaçını hatırlatmayı gerekli görüyorum:

3 Ocak 2003 tarihinde Aksaz Deniz Üs Komutanlığı'nda toplantı yaptıkları iddia edilen dört subayın da devletin resmi belgeleriyle uluslar arası bir tatbikat amacıyla İsrail (Hayfa) limanında olduklarını kanıtlamaları;

2003 yılında hazırlandığı iddia edilen sanal belgede "mühendis" unvanı kullandığı görülen bir sanığın, "mühendis" unvanını aslında 18 Ağustos 2009 tarihinde aldığının belgelendirilmesi;

Bazı teknik üniversiteler ve adli bilirkişi tarafından 5 numaralı sabit disk içindeki yazılar üzerinde oynandığına ilişkin rapora önem verilmeyişi gibi, mahkemeye zaman, mekân ve mantık çelişkileri içeren konularda yaklaşık bin beş yüzü aşkın belge sunduklarını belirtiyorlar, yazıyı kaleme alan tutuklu sanıklar.

Bu teknik bilgiler içinde, yazıda geçen şu cümleler duraksatıyor beni:

"Keşke mahkemedeki duruşmalara gelseydiniz veya bu duruşmalar televizyondan yayımlansaydı, inanın her sanığın savunmasından sonra 'hâkim bey, bir yanlışlık oldu herhalde deyip davayı düşürecek' diye düşünürdünüz. ..."

"... Silivri'deki duruşmalara gelmenizi bekliyoruz. Neticede, mahkeme kararını okurken, 'Türk Milleti adına' diye okuyor. Gelin, görün adınıza yapılan yargılamayı, sizin içinize sinerse bize de kabullenmek düşer. Saygılarımızla"

Silivri'den bu seslenişte bulunan askeri yüreğimle dinliyorum, aklımla anlamaya çalışıyorum. Türk askerinin başka ülke askerleriyle boy ölçüştürülemeyecek misyonu olduğuna inananlardanım; genelinin canları uğruna vatan savunmasında bulunmayı ilke edindiklerinden şüphe duymayanlardanım.

Ancak, yine gözüme giren, kulağımı delen kimi şeyler de ülkemin askerinin de sivilinin de özelinde, ülke çıkarına uymayan hesaplar peşinde koşanlarına yönelik dilime öyle şeyleri sökün ettiriyor ki, oruç bozdurur!

Silivri'den bana kadar ulaşan bu yazının hangi isimler tarafından kaleme alındığını bilmiyorum, resmi kanıtıyla iddialarını belgeleyenler adına, gecenin karanlığı Urla'ya değil, üzerime çöküyor!

Ertesi gece de bir haftadır tanıştığımız tatil komşumun bir şehit ailesi olduğunu öğreniyorum. O geceye kadar son derece ketumlar. Öğrendiğim an şok oluyorum!

Yüzmeyi öğrettiğim küçük kızın aslında bir şehit kızı olduğunu gözleri yaş içinde ve fısıltıyla anneannesinden öğreniyorum. Küçük kızın uyku saatine uygun davranıldığı için, anne ve kızı odalarındalar.

Şehit Yüzbaşının kızı ve eşi!

Öyle onurlular ki bu topraklar için bir eş ve bir babadan olduklarını bir giz olarak tutuyorlar, nice insanın nice şeyden nemalandığı günümüzde, onlar saklanıyorlar!

İnternetten şehit töreninde fotoğraflanmış karelerde gördüğüm anne ve kızı, gözlerimi yaşartıyor. Mağrur ve korkusuz bakışına takılıyorum şehit eşinin, yüzmeyi öğretmeye çalıştığım küçük kız kucağında.

Ertesi gün, biz de saygıyla susuyoruz. Anneanne ve dedeyle paylaştığımız bu "özel giz", bize, özgürlük ve bağımsızlığın için senin adına bedelini ödeyenlerin bu onurlu duruşları karşısında, sonsuz bir minnet yaşatırken, başın ister istemez önüne düşüyor.
...
Bir yanda Silivri'de kanıtlı belgelerine rağmen yatan askerler, sadece canlarıyla değil geride bıraktıklarıyla da vatan uğruna fedakârlıkta bulunanlar, diğer yanda askerin de sivilin de masum olmayanları!

Bir de Ceylanpınarlı Murat'ım* gibi binlercesi!

Yüreğim yanıyor!

Görüyorum, duyuyorum, konuşuyorum! Ne değişiyor?

Bedenim canıma dar geliyor!

(*) 22 Ekim 2011 tarihli yazım