SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

"Ben kalemi seçtim, hocam!"

Yazının Giriş Tarihi: 22.10.2011 02:09

Doğum izni sonrasında göreve başladığım için, eş durumundan Bursa'ya dönene kadar da ihtiyaca göre "joker" öğretmen konumunda görevler aldım.

Bir arkadaşım, öğretim yılının bitimine iki ay kala doğum iznine ayrılınca, okuttuğu dördüncü sınıfın öğretmenliğini bana verdiler.

Aslında, bir sınıfın sürekli sorumluluğunu almamak çok da işime geliyordu.

Ben felsefe eğitimi almış bir öğretmendim. Matematik demek sadece dört işlem, fen bilgisi vücudumuzu tanıyalım, sosyal bilgiler iyi vatandaş olmak ... konularından ibaret değildi ki!

Bu çocukların, gelecekte kendilerini bekleyen sınavlar için temellerini sağlam almaları gerekiyordu.

Hasta haline rağmen iki aylık kızıma bakmak için benimle gelen annemin desteğiyle, çocuklara bir şeyler öğretebilmek için akşamları matematik, fen bilgisi vs çalışır olmuştum.

Ama içimde hep bir suçluluk; böyle olmamalı diye öfke duya duya!

Üstelik daha dördüncü sınıflarında, yanlış hatırlamıyorsam, ben onların sekizinci öğretmeniydim.

Çocuklarım zehir gibiydiler!

Kara boncuk gözleri, kelimenin gerçek anlamıyla pırıl pırıldı.

Ver bilgiyi yutayım, dercesine bakışları, evde daha çok çalışmamı gerektiriyordu. Ama yetemiyordum.

Üstelik süre neydi ki, diğer öğretmenleri gibi, yıl sonunda ben de gidecektim.

Evim çocuklarıma açıktı. İki divan, birkaç yastık ve bir kilimden oluşan odamın sürekli konuklarıydı çocuklarım.

Murat, Ziver, Sultan, Yusuf, Hüseyin ... öğretmenlerinin evinde olmaktan mı, yoksa kendileriyle birlikte büyüyen kızım Yağmur'la oynamaktan mı hoşlanıyorlardı bilmiyorum.

İstedikleri zaman ulaşabildikleri bir öğretmen olabilmek, belki de onlara borcumu ödeyebilmemin bir yoluydu.

Küçük yaşlarıyla, büyük sorularına yanıtlar arıyorlardı.

Murat kara boncuk gözlerini dikip gözlerime, "Öğretmenim, ben Kürdüm neden her sabah bana, Ne Mutlu Türküm Diyene!, diye söyletiyorlar?" diye soruyordu.

Yanıtlayamıyordum.

O da ben de birbirimizi aldatmıyorduk. "Ben söylemiyorum öğretmenim, ağzımı oynatıyorum" diyordu.

Bu ülkenin hepimizin olduğunu, çok çalışmamız gerektiğini, daima birbirimizi sevmemiz gerektiğini, bu ülkeyi birlikte kurtardığımızı söyleyebiliyordum.

Şenay Yüzbaşıoğlu'nun yazdığı, "Hayat Bayram Olsa" adlı şarkısının sözleri, umudum gibi umutları olsun istiyordum.

Sınıfça hep birlikte elele tutuşup bu şarkıyı söylüyorduk:

Şu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk verendir / Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir / Şu dünyadaki en bilge kişi kendini bilendir / Şu dünyadaki en güçlü kişi güçlükten gelendir
Şu dünyadaki en soylu kişi acıya gülendir / Şu dünyadaki en zengin kişi gönül fethedendir
Bütün dünya buna bir inansa / Hayat bayram olsa / İnsanlar el ele tutuşsa / Birlik olsa uzansak sonsuza

Beklendiği gibi öğretim yılı sonunda bıraktım geldim çocuklarımı.

Kart attılar, mektup yazdılar.

Murat bir keresinde uzunca yazdığı bir mektubunda, Ceylanpınar'a kanalizasyon borusu döşediklerini ama çukurları zamanında kapatmadıklarını, işi iyi yapmadıklarını söyleyip yakınıyordu. Neden buralarda böyle? diye soruyordu yine bana.

Bursa'nın Harmancık ilçesinde de farklı şeyler olmadığını, suyuna henüz kavuşamamış köyleri olduğunu yazıyordum.

Sadece bu tür problemlerin orada olmadığını bilsin istiyordum. Bizler çok çalışacağız, işlerimizi aksatmayacağız, diyebiliyordum.

Yıllar geçti.

On iki yıl sonra Murat, Pamukkale Üniversitesi Fen Bilgisi Eğitimi Bölümü öğrencisi olarak, Bursa'ya ziyaretime geldi.

Terminalde beklerken on yaşında bıraktığım çocuğumu, yirmi iki yaşında bir delikanlı haliyle tanıyıp tanıyamayacağım endişesini yaşadım.

Tanıyamayıp, ona hayal kırıklığı yaşatmak istemiyordum.

Beni kara gözleri ve iki yanağındaki gamzenin yanıltmayacağını düşünmüştüm, öyle de oldu.

Bir hafta konuğumuz oldu. Çok mutluydum.

Bizimle olmaktan o da mutluydu, ama okuluna ilişkin huzursuzlukları çok fazlaydı.

Okumamız için rahat bırakmıyorlar hocam, diyordu. Çok üstümüze geliyorlar.

Aman Oğlum, kalemi elinden bırakma diyordum.

Sonra... haberler kesildi oğlumdan.

Ailesini aradım. Hocama iyi olduğumu söyleyin, onu arayamadığım için kusuruma bakmasın demiş.

Son aramalarımda, ailesi de haber alamadığını söylemişti.

Dua edin hocam, diyebildiler.

Geçen yıllara rağmen iletişimimizin kesilmediği bir başka oğlumu aradım, yirmi dört şehit haberi sonrasında.

Tüm o olanaksızlıklara rağmen, üniversiteye gitmeyi başarmışlardı ve o da matematik öğretmeni olmuştu.

Hocam, dersteydim öğrendiğimde, çok üzüldüm. Dersin sonunu zor getirdim, dedi.

İçine itildiğimiz durum, yüreklerimizi aynı ateşle yakıyordu.

Teselli etmek istercesine, ben kalemi seçtim hocam, dedi.

Çocuklarımıza, öncelikle, "Ne Mutlu İnsanım Diyebilene!", diye öğretebilseydik düşmanlığı bilmeyeceklerdi.

Atatürk'ün de kendi tarihsel koşulları içinde bu sözü söylemek zorunda kaldığından eminim.

Ama bizler, kendi tarihsel koşullarımız içinde, Atatürk'ün "inkılapçılık"ın ilkesini doğru kavrasaydık, bugün bu noktada olmayacaktık.