Türkiye, Özgür Özel'in genel başkanlığındaki CHP'nin birinci parti çıktığı 2024 Yerel Seçimlerinden sonra şiddeti artan, ne zaman nasıl sonlanacağı belli olmayan ciddi bir siyasi türbülans yaşıyor.
Demokrasiyi, kurum ve kuralları rafa kaldırarak rejim değişikliği için tüm tuşlara basan AK Parti iktidarının nerede duracağı ya da "ilgili akıllar"ın nerede “dur” diyeceği de meçhul.
Demokrasinin tüm imkanları ile iktidar olan ama kendini var eden sistemi yok etme yolunda durmak bilmeyen ve sürekli el yükselten iktidarın hergün yeni bir icraatı ile karşı kaşıyayız.
Ülkenin kör topal da olsa işleyen seçimli demokrasisine ve adalete kötülükte sınır tanımayan ve bunu sıradanlaştıran AK Parti’nin çeyrek asırdır siciline işleyen o kadar çok utanç sayfası var ki, saymakla bitmez.
Son olarak Üsküdar Belediyesi’nde gözlerimizin önünde işlenen demokrasi cinayeti bunlardan sadece biri ve kör göze parmak olanı. Orada halkın sandıktan çıkan iradesi, “cebren” ve “hile” ile gasp edildi, AK Partili meclis üyesi başkan vekili seçildi.
İktidar seçimlerde alamadığı belediyeler arasında özellikle "kale" diyerek gurur meselesi yaptıklarını bir şekilde transferler ya da yargı ve bürokrasi operasyonları ile ele geçiriyor. Seçimi AK Parti kazanmamışsa sayılmıyor ve itirazlarla, yargı kararlarıyla AK Parti’den bir isim seçilene kadar seçim yenileniyor.
AK Partililer de bunu sandıkta zafer kazanmış edasıyla kutluyor, türbe ziyaretleri yapıyor, Allah’a şükrediyorlar. Bu nasıl bir inançtır ki, hakkın olmayan bir şey gasp ediyor ve bunun için Allah’a şükrediyorsun.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde ve ilk genel seçimde yaşanması muhtemel kötülüğün bir provası olan Üsküdar nedeniyle demokrasi güçlerinin ayağa kalkması, sesini yükseltmesi, Demirel'in meşhur ifadesiyle, "gökkubbenin bu iktdarın başına yıkılması" gerekirdi ancak olmadı, sosyal medyada biraz tepki paylaşımları yapıp gazımızı attık sonra herşey normalmiş gibi yolumuza devam ettik.
İktidar bunu yapıyor da başta CHP olmak üzere muhalefetin bazı belediye başkan ve meclis üyeleri ne yapıyor. AK Parti’ye geçerek Erdoğan’ın karşısına bardak gibi dizilip, elini öpüyor, methiyeler düzüyorlar. Tam bir utanmazlık, yüzsüzlük, seçmene ihanet tablosu, kötülüğün daniskası.
En son Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı, büyük bir yüzsüzlükle AK Parti’ye geçti. O Foça ki son yerel seçimde AKP aday bile çıkarmamış, MHP’nin adayını desteklemiş. Bir Sinem Dedetaş'ın, Fatma Kaplan Hürriyet'in, Hakan Bahçetepe'nin tavrını gösterememiş.
Muhalefetteki partilerin, demokrasiyi iktidarın esaretinden kurtarmak için ortak bir cephede buluşamaması, sonuç alıcı bir eylem pratiği ortaya koyamıyor oluşu toplumun umudunu yitirmesine, siyasetten, sandıktan soğumasına neden oluyor. Halkın tepkisini ortaya koyacağı en güvendiği yer olan sandığı hükümsüz hale getiriyor iktidar.
Toplumda, “İktidar, Erdoğan o kadar güçlü ki, tüm devlet aygıtı ellerinde istediklerini yapar, bunun karşısında ne yapılabilir ki” düşüncesi yerleşmiş durumda ve bu gittikçe yaygınlaşıyor.
Toplumun öğrenilmiş çaresizlik içinde kıvranıyor oluşu, bunca kötülüğün sıradanlaşmasını da beraberinde getiriyor.
Alman tarihçi ve filozof Hannah Arendt, "kötülüğün sıradanlığı" kavramı ile en büyük ve yıkıcı kötülüklerin canavarca hisler taşıyanlar veya sadistler tarafından değil, düşünmeden hareket eden sıradan insanlar tarafından işlendiğini anlatır.
Arendt bu kavramı, 1961 yılında Kudüs’te Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın yargılandığı davanın duruşmalarını izledikten sonra ortaya koyar.
Eichmann duruşmada dehşet verici katliamları kin veya nefretten değil, yalnızca "emirleri yerine getirmek" ve bürokratik bir görevi tamamlamak için yaptığını söyler. Arendt, Eichmann’ın yüzünde şeytani bir ifade değil, şaşırtıcı bir sıradanlık ve düşüncesizlik görür.
Kötülüğün sıradanlaşmasının temelinde düşüncesizlik ve muhakeme eksikliği yatar. Kötülük yapmak için mutlaka kötü bir niyet veya canilik gerekmez. Bireyin yaptığı eylemin ahlaki sonuçlarını tartmaması, üzerinde düşünmemesi ve kuralları körü körüne uygulaması kötülüğü doğurur.
Kötülük artık, bir sistemin çarkı olmak ve sorumluluğu üstten gelen emirlere atmak suretiyle normalleşir. Sıradan memurlar görevlerini yaparken suçları sadece bir "iş" gibi görür.
Arendt’e göre en büyük tehlike, insanların kendi akıllarını ve vicdanlarını askıya alarak toplumsal düzene ya da otoriteye itaat etmesinde yatar.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi yalnızca hukukun, siyasetin veya kurumların zayıflaması değildir.
Vicdanın, itiraz duygusunun ve utanma duygusunun yok olmasıdır.
Haksızlığı, hukuksuzluğu “zaten hep böyle, ne yapılabilir ki" diye izlemek, siyasetteki ikiyüzlülüğü, riyakarlığı, yalanı, dolanı, “siyaset böyle bir şey” diyerek kabullenmek, her adaletsizliği birkaç günlük sosyal medya öfkesiyle tüketmek, bizi tam da Arendt’in tarif ettiği o tehlikeli noktaya götürür: Düşünmeden kabullenmek.
Oysa demokrasi yalnızca sandığa gidip oy vermek değildir, demokrasi, sandıktan çıkan iradeye sonuna kadar sahip çıkmaktır.
Hukuk yalnızca mahkeme salonlarında yazılı kurallardan ibaret değildir. Hukuk, güçlü olanın da sınırının olduğunu bilmek, bunu hatırlatmaktır.
Ahlak ve vicdan ise yalnızca kendimize yapılan haksızlığa itiraz etmek değil, başkasına yapılan haksızlık karşısında da ayağa kalkıp sesini yükseltebilmektir. Bunun tüm yurttaşların anayasal bir hakkı olduğunu, iktidarın anayasaya ve yasalara uyması gerektiğini ona hatırlatmaktır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı tam olarak budur, anayasal görevlerimizi hatırlamaktır.
Aklımızı çalıştırmak, vicdanımızı yeniden hatırlamak. En önemlisi, “normal” gibi sunulan şeyleri sorgulamak.
Kötülük başladığında değil, kötülük artık kimseyi şaşırtmadığında asıl tehlike başlamıştır.
Bugün hâlâ “Bu normal değil” diyebiliyorsak umut vardır. Ama susuyor, alışıyor ve “böyle gelmiş böyle gider” diyorsak, işte o zaman kötülük yalnızca sıradanlaşmış olmaz, kötülük, hayatımızın kendisi haline gelmiş olur.
Bugün kötülüğün sıradanlığının içinde bir meçhule giden Türkiye’de toplumun artık aklını, vicdanını harekete geçirmesi, kötülüğün sıradanlaşmasına rıza göstermemesi gerekiyor.
Yoksa yarın çok geç olacak…