Bugün, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan Cumhuriyetimizin 103. Yılı… Elbette Cumhuriyetimizle, kurucumuzla övünüyor, kuruluş değerlerimizi sahipleniyoruz.
Geriye dönüp bir de bugüne baktığımızda vardığımız yer mi?
Toplum olarak yorgun, hırpalanmış, örselenmiş haldeyiz…
Köklerimiz sağlam olsa da umudumuz yara almış, geleceğimizi arıyoruz.
Cumhuriyetimizi, demokrasiyle taçlandırmak, evrensel değerlerle kucaklaşmak isterken, bu hale nasıl geldik?
Bunu anlamak için, son 25 yıla, AKP iktidarlarının ayak izlerini takip etmeye ve bir bilanço çıkarmaya ihtiyacımız var.
İleri demokrasi vaatleriyle iktidara gelen AKP'nin kör topal da olsa işleyen demokrasimizi, ülkemizi getirdiği yer içler acısı.
Çeyrek asrı bulan AKP iktidarında Cumhuriyet'in temel niteliklerine, kurumlarına, kazanımlarına yönelik sistemli hedef almalar FETÖ'nün 15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra ciddi bir ivme kazandı. FETÖ ile yürütülen mücadele aynı zamanda bir bahane ile Cumhuriyet’le hesaplaşmaya, tasfiyeye dönüştürüldü.
MHP lideri Bahçeli'nin önayak olduğu ve oy verme işlemi devam ederken YSK’nin aldığı, “mühürsüz pusulaların geçerli sayılması”na ilişkin kararı ile şüpheli hale gelen ve eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un hukuken yokluk olarak tanımladığı referandumla ülkenin başına giydirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile parlamenter düzene, Meclis hükümet sistemine, demokrasiye veda ettik.
Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’lilerin ve medyadaki kalemşörlerinin “bu sistemle uçacağız” dedikleri Türkiye 2018’den bu yana tam tersine büyük bir çürüme ve yok oluş yaşıyor.
Kör topal da olsa işleyen demokrasiye veda ettiğimiz gibi can yakıcı hayat pahalılığı ile halk sürekli fakirleşirken birileri servetine servet katmaya devam ediyor.
En son ortaya çıkan fon vurgununun hala ne boyutta olduğunu bilemiyoruz.
Bugün Meclis'te, ne bir bakan ya da hükümet hakkında gensoru verilebiliyor ne sorulan soruya bakanlardan yanıt alınabiliyor.
Tüm yetkilerin kendisinde toplandığı cumhurbaşkanı bütün atamalarda tek yetkili. Meclis dışından atanan bakanların nitelikleri o koltukları doldurmaktan çok uzak. Yaptıkları iş cumhurbaşkanının sekreteryalığı, cümlelerine de “Cumhurbaşkanımızın talimatıyla...” ya da “Cumhurbaşkamınızın liderliğinde...” ifadeleriyle başlıyorlar.
Anayasa’nın, “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik sosyal bir hukuk devletidir” yazılı 2. Maddesi’nin fiiliyatta bir anlamı kalmamış durumda. Anayasanın amir hükümlerine Yargıtay'ın bazı daireleri, yerel mahkemeler dahi uymuyor, kendilerini de uymakla yükümlü görmüyorlar.
Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve Hatay Milletvekili Can Atalay'da sembolleşen AYM ve AİHM kararları iktidarın zerre umurunda değil.
Anayasanın rafa kaldırıldığı, hukukun katledildiği, özgürlüklerin demir parmaklıkların arkasını boyladığı bir dönem yaşıyoruz ve bunun sorumlusu olan iktidar, "özgürlükçü bir anayasa" yapmaktan söz ediyor! Dalga geçer gibi ülkemizin darbe anayasasından kurtulması sivil bir anayasaya kavuşması gerektiğini söyleyebiliyorlar!
Türkiye bugün egemenliğin halktan alınıp yeniden saraya verildiği postmodern bir sultanlıkla yönetiliyor aslında. Seçim sadece bunun bir onay aracına dönüşmüş durumda.
Anayasanın amir hükümlerine rağmen Erdoğan'ın "bir daha", "bir daha" o görevde kalabilmesi için envai çeşit yol yönteme başvuruyor, normal seçimin tarihine bir ay kala bir seçim kararı alarak erkene alınmış seçim diye kılıf hazırlıyorlar.
Tek kişi istediği gibi atama yapıyor, görevden alıyor, bir gece kararnamesiyle orman arazilerini orman vasfından çıkarıyor, acil kamulaştırma ve rezerv alan kararı alabiliyor.
15 Temmuz 2016’daki darbe kalkışmasından sonra Harp Okullarının, askeri lise ve askeri hastanelerin kapatılması, TSK'nin Genelkurmay'dan başlayan hiyararşik emir komuta yapısının bozulması, Askeri Şura’nın, MGK’nin yapısının değişmesi, atama ve terfilerin daha çok siyasi iradeye bağlı olarak yapılması da ciddi bir sorun.
Basın ve ifade özgürlüğü zaten uzun zamandır sizlere ömür. Anayasanın, "basın hürdür sansür edilemez, basın araçları müsadere edilemez" hükümlerine rağmen televizyonlara el konulup başına kayyım atanabiliyor.
İnternet haber siteleri bir hakimin kararıyla erişime engellenirken, tekno-otokrat Elon Musk ya da diğer sosyal medya platformlarının sahipleri iktidarın talebi üzerine çok sayıda sosyal medya hesabını kapatıp askıya alıveriyor.
Dezenformasyonla mücadele adı altında çıkarılan yasa gazetecilerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. İktidar, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma”, “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamalarını hoşuna gitmeyen gazetecilere, sanatçılara, komedyenlere karşı kolaylıkla kullanabiliyor. Bunu savunmuyorum ancak iktidara yakın bir gazeteci diyelim ki bu suçlamalarla karşı karşıya kalacağı bir şey yapsa ona dokunulmuyor.
Türkiye'nin 150 yılı bulan parlamento geleneği ve 80 yılı geçen çok partili demokrasisi bu iktidar döneminde ciddi bir darbe yemiş durumda.
Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Cumhuriyet'i demokrasi ile taçlandırma söylemlerinin yerini ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın dilinden düşürmediği üstü örtük monarşi söylemleri almış durumda. Edoğan’dan sonra yerine kimin geçeceğinin kavgası yaşanıyor.
Aklım erdiğinden beri siyaseti yakından takip eden, ilgi duyan, ülkemin geleceği adına kafa yoran biri olarak, bu iktidar gelene dek, “seçimde kaybederse gider mi acaba?” sorusu akla gelmemiştir. Bugün kafalarda Erdoğan'ın kaybetse bile gitmeyeceğine ilişkin bir şüphenin olması dehşet verici. Ya da "Erdoğan kaybedeceği bir seçime girmez" deniliyor. İkinci seçenek daha akla yatkın duruyor elbette.
İktidarın kendisi aleyhine olduğunu, seçimde kaybedeceğini bile bile muhalif partilerin yönettiği belediyelere yönelik operayonlara devam etmesi, hadi çeşitli suçlamalarla dava açtın, belediye başkanlıklarının her türlü baskı, şantaj vb yollarla ele geçirilmesi karşısında ne düşüneceğiz.
İktidar seçimi de gözden mi çıkardı acaba Trump’tan alınan cesaretle. Böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyorum ama Cumhuriyet’in bugün geldiği yer, AKP iktidarının Cumhuriyet’i getirdiği yer burası maalesef.
Elbette Cumhuriyet’e sahip çıkmak için kutlamalar yapılacaktır, yapılmalı da. Ama asıl yapılması gereken demokratik yollarla iktidara gelen ve 25 yıldır ülkeyi yöneten AKP’nin anayasaya ve yasalara uymasının sağlanması. Türkiye'nin demokratik ayarlarına dönmesi gerekiyor. Bunu istemek bir yurttaş olarak hepimizin anayasal görevi.
İşte bu ahval ve şerait içinde muhalefete ve halka düşen görev Cumhuriyet’e, demokrasiye sahip çıkmak, iktidarı anayasaya, yasalara uymaya zorlamaktır. Demokrasiye inanan ve bu uğurda mücadeleyi göze alacak olan bir birleşik muhalefet cephesinin yapamayacağı şey yok.