Yaşamı icat etme gücümüze geri dönmek için bu yazıda Antropolog Roy Wagner’in Kültürün İcadı eseriyle bahsini kurduğu kültür-karşı kültür tezini ekolojik çöküş bağlamında irdeleyeceğiz. Yaşadığımız her an, kurduğumuz her cümle ve dönüştürdüğümüz her değerle kültürü yeniden yaratıyoruz. Wagner, sembolik antropolojinin sınırlarını zorlayarak doğayı ve kültürü birbirinden tamamen koparılmış bir biçimde deşifre eder. Bugün iliklerimize kadar hissettiğimiz ekolojik kriz tam da bu yapay ayrışmanın yani doğanın insandan kopuk dışsal bir nesne olarak icat edilmesinin sonucudur. Küresel sistem, iklim krizini sınıfsız ve homojen canlı topluluklarının ortak yazgısı gibi sunarak asıl faili gizlese de karşımızdaki tablo sermayeyi açıkça işaret etmektedir. Yeryüzünün her köşesini paraya tahvil edilebilir birer nesneye dönüştüren bir çağda yaşıyoruz. Wagner’in işaret ettiği anlam dünyasının en totaliter icat makinesi ve bu makinenin yeryüzünü evcilleştirmek adına tasarladığı en acımasız oyun ucuz doğa stratejisidir. On altıncı yüzyıldan itibaren sistem; ormanları, okyanusları ve hatta insan emeğini birbirinden koparıp soğuk birer kaynak nesnesi olarak yeniden kurguladı. Doğanın kendi içindeki bütünlüğü paramparça edilerek ağaç keresteye, toprak petrole, gökyüzü ise ton başına satılan karbon kredilerine dönüştürüldü. Wagner’in Kültürün İcadı kitabındaki doğa-kültür icadı tezine ait notlar;
Sermaye yapısı gereği sınır tanımaz, sürekli büyümek ve kar biriktirmek zorundadır ama üzerine bastığı yerkürenin sınırları sonludur. Wagner’in kuramındaki önleme -obviation- kavramı tam da bu kırılma noktasında durur. Tarihsel süreçte doğanın mülkleştirilmesi, İngiltere’de başlayan çitleme hareketleriyle mekânsal kopuşa dönüştü. Yüzyıllar boyunca toplulukların ortak kullanımında olan müşterek araziler, yasalarla ve fiziki çitlerle çevrilerek özel mülk haline getirildi. Çitleme mantığı, köylüleri topraklarından ederek fabrikalarda ucuza çalışacak mülksüz işçilere dönüştürürken, toprağı da piyasada alınıp satılabilir birer metaya çevirerek iki yönlü bir yıkım yarattı. Bu yıkımı kitlelerin gözünde görünmez kılan ise Kapitalosen’in dayattığı sınırsızlık mitidir. Endüstriyel kültür, bireylerin kimlik inşasını kullan-at alışkanlıkları, hızlı moda döngüleri ve planlı eskitme stratejileri üzerine kurarak, sermayenin sınırsız genişleme zorunluluğunu gündelik yaşamın kanıksanmış bir pratiği haline getirdi.
Sermayenin kültürel aygıtları, toplulukların en mikro ilişkilerine kadar sızarak coğrafi ve sınıfsal bencil kimlikler, hatta bu kimliklerin birbiriyle çatışacağı sahte cepheler icat edmiştir. Bunun en net yansıması "benim arka bahçem olmasın (Not In My Back Yard)” diyen NIMBY zihniyeti ile onun karşıt kutbu olarak sahneye sürülen ve "evet, benim arka bahçem olsun (Yes In My Back Yard)” diyen YIMBY hareketinin mekânsal kapışmasında görülür. Konforlu kent çevrelerinde yaşayan NIMBY sakinleri, kendi alanlarında planlanan kirli projelere direnirken çoğu zaman sistemik bir tüketim eleştirisi yapmazlar; amaç, konfordan vazgeçmeden kapının önünden uzaklaştırmaktır. Sermaye ise bu coğrafi bencilliğin yarattığı tıkanıklığı aşmak ve eko-modernist yatırımlara rıza üretmek için YIMBY kimliğini panzehir olarak kurgular. Yoğunlaşmayı, dikey mimariyi ve yeşil altyapıları ilericilik olarak pazarlayan YIMBY söylemi, konut ve çevre krizinin arkasındaki asıl faili asla sorgulamaz. NIMBY mülkiyetini koruma bencilliğine sığınırken, YIMBY ilerleme mitine aldanır. Sermaye bu iki yapay icat arasındaki gerilimi yönetirken, kirliliği ekonomik olarak çökertilmiş, işsizlikle terbiye edilmiş yoksul çeperlere kaydırır ve çevre koruma algısını bile mekânsal bir imtiyaz alanı haline getirir. Bu çelişkinin kentsel mekândaki en somut yansıması ise pazarlanan ekolojik soylulaştırma süreçleridir. Bu projeler mülk değerlerini spekülatif bir hızla arttırarak mahallenin kadim yoksul sakinlerini kentin çeperlerine sürerken, yeşil alanları zengin kesimlerin konforlu tüketimi için birer mülkiyet nişanı haline getirir. Ve tabi alt sınıfları fabrikaların yanı başındaki sağlıksız alanlara mahkûm eder.
Sermayenin son yıllarda icat ettiği en büyük ideolojik yanılsaması olan ütetimin dijitalleşmesi, bulut teknolojileri ve yapay zekâ kanalıyla gerçekleşmektedir. Teknoloji devleri, arkalarında hiçbir fiziki atık bırakmayan piksellerden ibaret temiz bir dünya imajı pazarlar. Oysa soyut ve havada asılı durduğu varsayılan bu dijital kültür, arka planda yeryüzünün en vahşi hammadde, su ve enerji sömürüsüne dayanmaktadır. Yapay zekâ modellerinin eğitilmesi, milyarlarca verinin saklandığı devasa veri merkezlerinin kesintisiz çalıştırılması ve soğutulması, yerkürenin tatlı su varlıklarını ve elektrik şebekelerini muazzam bir hızla tüketiyor. Teknoloji sektörü, ürettiği devasa kirlilik sunucu çiftliklerinin duvarları arkasına gizlenerek sanal dünya eliyle fiziki dünyayı hiç olmadığı kadar maddi yük altında eziyor.
Tüm bu antropolojik ve ampirik değiniler yaşanan ekolojik krizin teknik bir planlama hatasından kaynaklanmadığını, sömürülebilir nesnel bir mülk olarak sistemin doğayı icat etmesinin sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Roy Wagner’in bize anımsattığı umut verici hakikati kıymetli buluyorum. Eğer mevcut ekolojik çöküş ve insan-doğa yarılması tarihsel bir süreçte sermaye tarafından inşa edilmiş kültürel bir icatsa, bu yıkıcı icadı yapısöküme uğratmak ve yeryüzündeki yaşamı sürdürülebilir kılacak karşı kültürü yeniden icat etmek de bizim elimizdedir. Bu yeniden icat süreci, değişmesi gereken tüm üretim ve yaşam altyapısıyla yapılacaktır. Bu yüzden, vitrinleri yeşile boyayan sahte reformlara ve ya çevre politikalarının kör noktalarına daha fazla sığınamayız. Çözüm, arka bahçelerin sınırları üzerinden yapılan bu kurgusal kavgaları reddetmekten, üretim araçlarının ve doğayla kurduğumuz o kadim bağların kâr mekanizmasından tamamen arındırılmasından geçiyor. Dünyayı kurtarmak, bahçelerin çitlerini tamamen yıkıp yaşamı kolektif ve ortak bir değer temelinde yeniden icat etmekle mümkündür.