SON DAKİKA
Hava Durumu

Kentsel atık tahliyesinin sınırlarında vitrini korumak

Yazının Giriş Tarihi: 02.08.2026 13:19
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.08.2026 14:08

Kent yönetimleri, fiziki sınırları içerisinde doğanın döngüsünü devamlı kılmaktan ziyade metabolizmalarının kaçınılmaz çıktıları olan atıkları, emisyonları ve çevresel maliyetleri kent çeperlerine doğru tahliye etme eğilimindedir. Vitrin alanlarında temiz, düzenli ve steril bir yaşam vaat eden bu yapı, üretilen çevresel yükü ise karar mekanizmalarına katılım kanallarının daraldığı kırsal ve yarı-kırsal alanlara ötelemektedir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) verilerine göre, küresel ölçekte oluşan kentsel katı atık miktarının 2050 yılına kadar yıllık 3,8 milyar tona ulaşması beklenmekte, bu durum kentsel çeperlerdeki ekosistemler üzerinde geri döndürülemez bir basınç oluşturmaktadır (UNEP, 2024, Global Waste Management Outlook).

​Doğal ekosistemler, enerjinin ve maddenin sürekli halde dönüştüğü kapalı döngüler halinde işler. Yani bir sürecin atığı, bir diğerinin yaşamsal girdisini oluşturur, böylece sistem kendi içinde dengesini korur. Buna karşın kentsel ve endüstriyel yapılar, hammadde çekimi ile başlayıp üretim ve tüketim aşamalarından geçerek bertaraf ihtiyacı doğuran lineer bir hat üzerinde ilerler. Kentsel katı atık tesisleri, tam da bu doğrusal akışın fiziki temas noktalarıdır. Aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin, sınıf dinamiklerinin ve iktidar odaklarının coğrafya üzerindeki somutlaşma biçimidir, David Harvey’in vurguladığı gibi. Kentleşme süreçleri sermaye birikimi ve mekansal örgütlenme üzerinden biçimlenirken, kentsel alanın kimin ihtiyaçlarına göre şekilleneceği sorusu doğrudan bir siyaset ve adalet alanına işaret eder (Harvey, 2008, “The Right to the City”, New Left Review). Bu çerçevede, atık depolama tesislerinin yer seçimi süreçleri, merkez ile çevre arasındaki vesayet ve bölüşüm ilişkilerini en çıplak haliyle açığa çıkarır. Kent merkezleri karar mekanizmalarının, sermaye akışlarının ve tüketim yoğunluğunun toplandığı odaklar olarak işlev görürken kırsal çeperler sıklıkla bu tüketimin yarattığı görünmeyen maliyetlerin (koku, gürültü, kirlilik, sağlık riskleri) yüklendiği alanlar haline getirilir.

Buradan hareketle Bursa’da son yıllarda ivmelenen kent ve endüstri ağlarının ürettiği katı atık hacmi de ekolojik taşıma kapasitesini zorlayan kritik bir eşiğe ulaşmıştır. Bu eğilimin yerel düzeydeki yansıması, Nilüfer ilçesine bağlı Kayapa – Kuruçeşme hattında net bir biçimde gözlemlenmektedir. Dolayısıyla atık sorununu, oluştuğu kaynakta azaltmak ve etkin atık yönetimine dahil etmek yerine kırsalda alan açarak bertaraf etmeye odaklanan yaklaşım ile doğanın taşıma kapasitesini zorlayan kentsel sistemlerin sürdürülmesi ısrarı elbette anlamsızdır. Kuruçeşme örneğinde karşılaşılan tablo, bu mekansal bölüşüm eşitsizliğinin somut bir görünümüdür.

​Kayapa’da yaşanan gerilim, tam da bu soyut planlama kararları ile somut yaşam alanlarının değerleri arasında düğümlenmektedir. Bölge, uzun yıllardır faal taş ocakları ve beton santrallerinin doğrudan etkisi altındadır. Bu süreçlerin sonucunda yapısı bozulan eski maden sahaları; kentin kentsel dönüşüm, altyapı ve inşaat projelerinden çıkan devasa hafriyat yükünün tahliye alanına dönüştürülmektedir. İşlevi biten toprağın biyolojik ve jeolojik bütünlüğü halihazırda zayıflatılmışken, alana yönlendirilen yoğun hafriyat ve moloz dökümü toprağın kendini onarma kapasitesini daha da kırmaktadır. Bu çoklu endüstriyel yükün yarattığı en büyük somut baskılardan biri de ağır vasıta trafiğidir. Bölgedeki beton santralleri, faal madenler ve BURKENT Hafriyat Sahası’na yönlendirilen yoğun hafriyat tırları yüksek rakımlı ve kıvrımlı olan mevcut yol altyapısı üzerinde ciddi bir fiziksel yıpranmaya sebep olmakta, yollarda sürekli çökmeler meydana getirmektedir. Ağır vasıta trafiği sadece altyapı hasarına yol açmakla kalmamakta kaza risklerini artırmakta, gürültü kirliliğini tırmandırmakta ve yoğun toz emisyonu yaratarak ortam hava kalitesini düşürmektedir. Bölgeye inşa edilmesi planlanan katı atık tesisi için su varlıkları, toprak örtüsü, endemik türler ve burada varlığını sürdüren toplulukların yaşamıyla bir bütün olduğu unutulmamalı ve çevre biliminin sunduğu kümülatif etki ve ekolojik taşıma kapasitesi verileri ile mekansal adalet yaklaşımıyla değerlendirilmelidir.

​Tüm bu endüstriyel ve lojistik baskının ortasında, yerleşim genişlemeye de sahne olmaktadır. Bir yanda sanayi, maden, hafriyat ve son olarak katı atık depolama sahası yükü bölgeye yığılırken diğer yanda kentin batıya doğru büyüme aksı çerçevesinde yeni konut ve yerleşim alanları da bu çepere doğru ilerlemektedir. Bu durum, alanda ciddi bir sıkışma yaratmaktadır. Sanayi ile yeni yaşam alanlarının yan yana gelmesi, kentsel alanın ne denli parçalı ve plansız üretildiğinin açık bir göstergesidir.

​Dolayısıyla Kayapa’ya planlanan bir katı atık tesisini değerlendirirken, hafriyat kamyonlarının çökerttiği yolları, toz emisyonunu, mevcut maden sahalarını ve yanı başındaki yerleşim yoğunluğunu denklemden çıkarmak imkânsızdır. Bölge, taşınabilir ekolojik eşiğini çoktan aşmış bir kümülatif yük altındadır. Yurttaşın kararlara katılımını şekilsel bir onay mekanizmasına dönüştüren bu yapıda Kuruçeşme alanına ilişkin 2026/58 dosya numaralı 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı değişikliği süreci, bu bürokratik zaman ile toplumsal gerçekliğin birbirini teğet geçişinin güncel bir örneğidir. Planın 24 Haziran 2026 tarihinde askıya çıkarılması ve 23 Temmuz 2026 itibarıyla 30 günlük yasal askı süresinin dolmasıyla birlikte idari çarklar bir sonraki hukuki aşamaya evrilmiştir. Yerel halkın, muhtarlıkların, akademinin ve sivil toplumun askı süresi boyunca sunduğu itiraz dilekçeleri idare meclislerinin takdirine sunulacak ve karar alma gücünün merkeze sıkıştığı bu modelde katılım, edilgen bir itiraz etme hakkı ile sınırlandırılmış olacaktır. Bu durum, yanıtlanması gereken temel bir soruyu gündeme getirir. Bir coğrafyanın ve üzerinde yaşayan topluluğun geleceği, büyüme ve tahliye ihtiyaçlarına ne derece tabi kılınabilir?

​Çözüme gelecek olursak...

​Kentsel katı atığın yaklaşık yüzde 50-60’ını oluşturan organik atıkların kaynağında toplanarak mahalle ölçeğinde kompost tesislerinde dönüştürülmesi, atık sahalarına giden kütleyi yarı yarıya düşürecektir. Çevresel riske maruz kalacak coğrafyalarda yaşayan halkın ve yerel meclislerin ekolojik projeler üzerinde doğrudan söz ve veto hakkına sahip olduğu katılımcı idare modelleri geliştirilmelidir. Joel Kovel’in işaret ettiği gibi, doğayı ve kırsalı sermaye birikiminin yutak alanı olarak gören anlayış terk edilmedikçe atık tesislerinin yerini değiştirmek sorunu çözmeyecek başka bir coğrafyaya erteleyecektir.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.