SON DAKİKA
Hava Durumu

Ekosistem Temelli Havzalar İçin Sektörel Su Tahsis Planlarının (SSTP) Kritiği

Yazının Giriş Tarihi: 14.06.2026 23:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 15.06.2026 11:01

Yıllarca çevre hukukunun temel taşı olan kirleten öder ilkesi, ne yazık ki piyasa koşullarında çoktan yön değiştirdi. Karşımızdaki yeni gerçekliğiyle bu ilke artık ödeyen kirletir, ödeyen tüketir! Su, yaşamın varlığı olmaktan çıkarılıp büyük sermaye gruplarına tahsis edilen bir güvence mekanizmasına dönüştürülüyor. Baskısı ve süresi katlanarak artacak olan su krizinde, yurttaş kuraklıkla boğuşurken belirli ve büyük sermaye grupları yapılan planlarla kendi geleceğini çoktan garanti altına almış durumda. Bugün Türkiye’deki mevcut su mevzuatına, kararnamelere ve ardı ardına açıklanan Sektörel Su Tahsis Planlarına (SSTP) daha yakından bakın. Göreceğiniz şey kriz anında suyu halkın elinden alıp şirketlere can suyu yapacak yasal bir tasarıdan başka şey değildir. Üstelik yıllardır bir türlü çıkarılamayan Su Kanunu, çevre mevzuatı ile diğer yasalar arasındaki yetki çatışmalarını besleyerek alanı tamamen kuralsızlığa, dolayısıyla sermaye lehine ihlal edilebilir boşluğa bırakıyor.

13.06.2026

TMMOB Mimarlar Odası Denizli Şubesi, Türkiye’deki su varlıklarının, doğal müştereklerin ve yaşam alanlarının geleceğini doğrudan ilgilendiren tarihi bir forum ve basın toplantısına ev sahipliği yaptı. 4 Haziran 2025 tarihli Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile yürürlüğe geçirilen Batı Akdeniz (BAH), Büyük Menderes (BMH) ve Kuzey Ege (KEH) Havzaları Sektörel Su Tahsisi Stratejilerini ekoloji örgütleri bir araya gelerek hukuk, ekoloji ve toplumsal perspektif ile değerlendirdi.

Akademisyenlerin, hukukçuların, mühendislerin ve kurum temsilcilerinin gerçekleştirdiği sunumlar ile oluşturulan teorik çerçevede kuraklık projeksiyonlarına göre yapılan sektörel tahsis ile su havzalarının nasıl sermaye birikim alanına dönüştürülmek istendiğinin altı çizildi.

​Forumun ilk sunumunu gerçekleştiren Prof. Dr. Beyza Üstün, suların resmi politikalar eliyle metalaştırılmasını değerlendirdi. Nehir havzalarının yapay ve coğrafi sınırlarla birbirinden ayrılmasında havza aşan sular açısından yanlış uygulama olduğunu vurgulayan Üstün, havzalar arası su aktarımı politikasının mevcut sınırlarla yarattığı çelişkiye değindi.

​Resmi strateji belgelerine atıfta bulunan Prof. Dr. Üstün, iktidarın Batı Akdeniz, Büyük Menderes ve Kuzey Ege havzalarını kapsayan planlarıyla yaşamı kontrol altına almaya çalıştığını belirtti. Plan kapsamında bölgede 3 ayrı alanın 3 farklı sektöre özel projekte edildiğini ve buralara sanayi destekleri verileceğini açıklayan Üstün, su varlıklarına dair bir araştırmayı paylaştı. ​Mevcut su varlığının %40’ı buharlaşmaya gidiyor, %10’u sel sularıyla akıyor ve geriye yalnızca %50 dip suyu kalıyor. Bu kısıtlı varlık ise gelir-gider analizleriyle 11 farklı sektörün (madencilik, sanayi, enerji, ambalajlı su vb.) kâr hırsına tahsis edildiğine değindi.

​İkinci sunumda söz alan Avukat Elis Yıldızlı, su tahsis planlarındaki usulsüzlükleri, su yeterliliği ve tahsis süreçlerindeki yapısal sorunsalları hukuki boyutuyla ele aldı. Temel bir insan hakkı olan “su hakkı ve suya adil erişimin” bu planlarla sürekli ötelendiğini belirten Yıldızlı, açtıkları çevre davalarındaki tutarlılığın toplumsal mücadeleyle desteklenmesi gerektiğinin altını çizdi.

​Muğla Su İnisiyatifi adına üçüncü sunumu gerçekleştiren Serdar Denktaş, Muğla ve Milas alt havzalarındaki su tüketim süreçlerini aktararak inisiyatifin varlık amacını özetledi. Muğla’daki su hegemonyasının tamamen termik santrallerin elinde olduğunu belirten Denktaş, bu duruma karşı 600 yurttaşla birlikte itiraz dilekçesi verdiklerini açıkladı.

​Muğla’daki üç termik santral hakkında AİHM tarafından 2005 yılında verilmiş kesinleşmiş kapatma kararı bulunmasına rağmen, bu planla söz konusu santrallere 2041 yılına kadar (en az 16 yıl daha) su tahsis edilmeye devam edilecektir. Türbinleri soğutmak adına yeraltı ve yerüstü suları bu santrallere akıtılırken, kömür sağlamak için ormanlar (Muğla ormanlarının %65’i maden ruhsatlıdır) ve meralar yok edilmektedir. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nde yürütülen Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) “İklimle Uyumlu Kentler Projesi” için Tarım ve Orman Bakanlığı’nın sunduğu su tahsis planlarının hatalı olduğu tespit edilmiştir. Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün sahada 10 km hassasiyetle topladığı hatalı veriler, UNDP projesinde ancak 3 km hassasiyete düşürülerek hesaplanabilmiştir; oysa ekolojik gerçeklik tam olarak bunu gerektirmektedir. Her 4 yılda bir yenilenen kalkınma planları, sürdürülebilirliği değil sürekli üretimi dayatmakta, bu da havzalardaki su tüketimini geometrik olarak artırmaktadır.

​Forumun dördüncü oturumunda söz alan Ahmet Ergun ve Prof. Dr. Halil Karahan, kentlerin su krizini ele alan “Kentsel Su Yönetimi” başlıklı ortak bir sunum gerçekleştirdiler. Konuşmacılar, Büyük Menderes Havzası Su Tahsis ve Eylem Planı üzerinden örnekler vererek, kıyı suları hariç 26.000 km²’lik devasa bir alanı kapsayan bu havzada suyun yönetim ilkelerinin çöktüğünü ifade ettiler. Planlama projeksiyonlarında havzadaki JES, GES, HES ve RES gibi enerji yatırımları ile sanayi sektörünün su ihtiyacının 2041 yılına kadar sürekli artacağının öngörüldüğünü belirttiler. Su yönetiminin insani ve ekolojik ihtiyaçları dışlayarak tamamen kentsel sanayinin kâr marjına göre endekslenmesinin, yeraltı sularında ve toprakta geri dönüşsüz bir yıkım ve kirlilik yaratacağı uyarısında bulundular.

Bu sınıfsal tercihin en acı tablosu, kuraklık riskinde kimin feda edileceğinde gizli. Çok şiddetli kuraklık dönemlerinde halkın en temel hakkı olan içme ve kullanma suyunun karşılanma oranı %60-73 gibi kritik seviyelere kadar gerilerken bölgedeki jeotermal enerji santralleri (JES), Denizli-Uşak hattındaki tekstil/deri sanayisi ve Aydın’daki endüstriyel tarım işletmeleri için su güvenceleri planlanmaktadır. Halkın çeşmesi kururken, ne pahasına olursa olsun sermayenin çarkları dönecektir.

​Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) adına son sunumu yapan Erhan İçöz, kurumsal denetimsizliği ve planlardaki bilimsel tutarsızlıkları teşhir etti. Bölgedeki su kurullarının ve DSİ toplantılarının halkı dışlayarak tamamen kendi bürokratik kararlarıyla sonuçlandırıldığını belirten İçöz, ovalardaki binlerce kaçak sondaj kuyusunun “ruhsatlandırılarak” yasal bir kılıfa uydurulduğunu ifade etti. Bakanlığın sunduğu Suya Göre Tarım ilkesi ise pratikte küçük köylüyü mülksüzleştirme aygıtına dönüşen bir yanılsamadır. Planda mazot, gübre ve tohum maliyetleri altında ezilen küçük üreticiye az su tüketen ürün ek, kısıtlı sulama yap dayatmasında bulunmaktadır. Bu kısıtlamalarla rekabet gücünü tamamen kaybeden küçük köylü toprağından koparken, boşalan alanlar ve su hakları tarımsal üretimi tamamen kontrolüne almak isteyen büyük gıda tekellerine altın tepside sunulmaktadır. Toplumsal ekolojinin işaret ettiği gibi, sömürü mekanizması bu kez su kısıtı bahanesiyle küçük üreticiyi mülksüzleştirerek işlemeye devam etmektedir.

​Enerji ve maden atıklarıyla zehirlenmiş bu suların tarım ve hayvancılıkta kullanılabilir sayılmasının tam bir akıl tutulması olduğunu belirten İçöz, bu planlarla derelere bırakılan miktarın ve su kalitesinin ekosistemi yaşatacak düzeyde olmadığını belirtti.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.