Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) yayımladığı 2025 Emisyon Açığı Raporu, küresel emisyonların 57.1–57.4 GtCO2e’ye ulaşarak tarihin en yüksek seviyesine çıktığını belgelemektedir. Hükümetlerin süslü prezantasyonlar ile masaya getirdiği Ulusal Katkı Beyanları (NDC) kâğıt üzerinde eksiksiz uygulansa bile bu yüzyılda gezegenimiz 2,6 C – 3,1 C arası ısınmaya sürüklenmektedir.
Paris Adillik Denetimi- Küresel Isınma Haritası’na göre Türkiye ise yüksek riskli verilere sahip. 2100 yılındaki ısınma mevcut hali ile devam ederse > 5.1 santigrat derecelik yükselme görülecektir. Hükümetlerin her iklim zirvesinde kameralar karşısına geçip imzaladığı hedefler ve kürsü atışmaları, üretim sahalarındaki gerçeklikle çelişmektedir. Masadaki retorik ne kadar süslü olursa olsun, uluslararası kuruluşların açıkladığı veriler; devletlerin ve sermayenin iklim krizini çözmek bir yana, krizi doğrudan körüklediğini ve faturayı işçi sınıfına kestiğini ispatlamaktadır.
Taraflar Konferansı’nda (COP), hükümet yetkilileri gezegeni geri dönülemeyecek eşiğe getiren birikim sistemini sorgulamak yerine kirletme hakkının satılabilir hale gelmesi için yeşil piyasa araçlarını çözüm olarak görmektedir. Kick Big Polluters Out’da belirtildiği gibi, geçtiğimiz yıllarda konferansa 1500’den fazla fosil yakıt şirket temsilcisi katılmıştır. Söz konusu fosil yakıt devlerinin kârları olduğunda hükümetlerin samimiyetsizliği çok daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) güncel verilerine göre, hükümetlerin fosil yakıt sektörüne aktardığı doğrudan ve dolaylı kamu sübvansiyonları yıllık 7,4 trilyon dolar gibi bir rakama ulaşmıştır. Hükümetler bir yandan iklim fonlarına bütçe bulamadıklarını iddia ederken, diğer yandan kamu kaynaklarını petrol, gaz ve kömür devlerinin kâr marjlarını korumak için seferber etmektedir. Üstelik bu devasa kamu kaynağı aktarımı derin bir sınıfsal adaletsizliği barındırmaktadır.
IMF Fosil Yakıt Sübvansiyonları Verileri: 2023 Güncellemesi’ne göre, fosil yakıt sübvansiyonlarına harcanan her 1 doların sadece 8 senti yoksul kesime ulaşmakta, kalan kısım ise doğrudan sermaye gruplarına ve yüksek gelirli sınıflara kâr transferi olarak aktarılmaktadır.
İklim krizine sistemik yaklaşım
Bugün karbon ofsetleme diye anılan kavram Küresel Kuzey’in kirletici şirketlerinin emisyonlarını azaltmak yerine Küresel Güney’deki toprakları kapatarak kirletme hakkı satın almasından başka bir şey değildir. COP salonlarında atılan imzalar şirketlerin kârını korumayı hedeflerken, iklim krizinin gerçek faturası tarlalarda, şantiyelerde ve fabrikalarda çalışanların bedenlerine kesilmektedir.
Joel Kovel’in vurguladığı üzere, kapitalist üretim tarzı doğası gereği ekosidaldir. Sınırsız büyüme zorunluluğu, gezegenin fiziki sınırlarıyla uzlaşamaz. Krizin daha verimli teknolojilerle ve karbon yakalama sistemleriyle çözülebileceğini COP’ta anlatsalar da termodinamik yasaları ve kütle-enerji korunumu denkliği bize bambaşka bir şey söylüyor. İklim krizi etkileri ancak üretim araçlarının mülkiyetini ve neyin, kimin için üretildiğini sorgulayarak yönetilebilir. Sınırsız büyüme ve kâr hırsı üzerine kurulu bir sistemde sadece teknolojiyi yenileyerek ekolojik dengeyi koruyamayız. Çözüm diye sunulan piyasa odaklı teknolojiler bu anlamda yetersiz kalmaktadır.
Yarın: İklim krizinin işçi sağlığına etkileri