SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Russell bana bir masal anlat!

Yazının Giriş Tarihi: 02.01.2015 10:29

Gerçi Avustralyalı süper yıldız Mel Gibson 1981'de 'Gelibolu' filmiyle karşımıza çıkmıştı da, Russell Crowe'ın 'Son Umut' (The Water Diviner) filminin yeri bir başka olacak sanki...

İlk uzun metraj filmi için 'Çanakkale' konulu bir projenin altına yönetmen ve oyuncu olarak imza atmış Crowe.

Filmi yılın sonu günü izledim. Sinematografik anlamda söylenecek söz yok. Görsel ve işitsel açıdan gayet tatmin edici. Oyunculuk konusu ise tartışılabilir. Özellikle de (yoksa bize mi öyle geliyor?) en vasat performans 'Ayşe' karakteriyle karşımıza çıkan Ukraynalı Olga Kurylenko olmuş. (Keşke bir Türk aktris oynasaymış) Yılmaz Erdoğan'a ne desem azdır. Bir Türkiye Kürdü olarak Osmanlı subayına hayat vermesi şahaneydi! Oyunculuğuna da söyleyecek söz bulamıyor, (aynı yolun yolcusu biri olarak) feci şekilde kıskandığımı eklemek istiyorum(!)

Ben filmin öyküsüyle ilgilendim daha çok. "Crowe, bu ilk yönetmenlik denemesinde, bizim için destansı öneme sahip bir öyküyü nasıl anlatmış, nasıl bir üslup kullanmış?" çok merak ediyordum...

Gerçek bir öyküye, serpiştirdiği fantastik unsurlar, filmin atmosferini masalsı bir boyuta taşımış. Özellikle uçan halı metaforu büyük trajedinin bir masal gibi anlatabileceğini kanıtlıyor. Bu masal örgüsü içinde, gerçeküstü motifler filmin vaat ettikleriyle de örtüşüyor. Avustralya'nın çorak ve kurak ikliminde "su bulucu" olarak çalışan çiftçi Connor, yetiştirdiği aslan gibi 3 evladını İngilizler istedi diye Türkler'le savaşmak üzere Çanakkale'ye yolluyor. Öldükleri haberini alınca da (savaş bittikten 4 yıl sonra) cenazelerini bulmak üzere Gelibolu'ya gitmek için Osmanlı'nın başkenti İstanbul'a geliyor. Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı 'Binbaşı Hasan'ın da dediği gibi, "Kaç baba oğullarını bulmak için geldi ki?" repliği Connor'ın Çanakkale'deki varlığını meşrulaştırmaya yetiyor. Su bulmadaki yeteneğini oğullarının cesetlerini bulmada da kullanınca, masalın girişi sonuçlanmış, gelişme kapısı aralanmış oluyor.

Her ne kadar Cem Yılmaz'ın "Hey onbeşli onbeşli" türküsünü seslendirdiği sahne, 'Av Mevsimi' filmindeki "Haydi gidelum haydi" türküsünü söylediği sahneyi anımsatsa da, Russell Crowe gibi sektörün saygı duyduğu ismin bizden bir öyküyü samimi düşüncelerle beyaz perdeye aktarıp sinema dünyasına sunmasının çok önemli olduğunu dikkate almak gerek!

Cem Yılmaz ya da Yılmaz Erdoğan oynadığı için değil, bir Okyanusyalı'nın bakış açısıyla, 'Çanakkale Destanı'nın duymadığımız farklı bir masalını izlemek için sinemaya gidilir. Bildiğimiz ve yaraları (her iki toplum için) derin olan bir konuyu Russell Crowe çekmiş ve oynamış. Bize de sinemaya gidip gişedeki karşılığını vermek düşüyor.

Hele ki filmin Andrew Knight ile birlikte senaristi olan (Rum asıllı olduğunu tahmin ettiğim) Andrew Anastasios'un Yunanlıları zalim şekilde kaleme almış olması filmi daha da ilginç kılıyor...

(Nedense bir yabancı kendilerini eleştiren bir iş yaptığında hoşumuza gidiyor da, -Fatih Akın'ın The Cut'ta yaptığı gibi- bir Türk'ten eleştirel bir çalışma geldiğinde hemen kulaklarınızı dikiyor, dişlerimizi gösteriyor, bu tarz eleştirilere tahammül göstermeyi beceremiyoruz!)

'The Cut' da bir film, 'Son Umut' da...

Filme film, masala, masal, gerçeğe de gerçek gözüyle baktığımızda bile, sanatsal çalışmalara saygı duymasını bir gün öğrenebilecek miyiz, merak ediyorum?

twitter.com/inSanatDernegi