Uzun zamandır, oyunu bozmak için oyunun içinde olmak gerektiğini düşünüyordum.
Bir futbol maçını düşünün; rakibini yenebilmen için oyunu bozacak bir taktik geliştirirsin, oyun düzenini alt edecek bir oyun ortaya koyar ve maçı ancak böyle kazanırsın.
Elbet bu durum hakemin/hâkimin tarafsız olduğu, oyun oynanırken kuralların değişmediği, tribünlerin de eşit taraftara sahip olduğu bir sistemdeki maç için geçerli.
Peki, bunlar yoksa…
Hâkimin taraflı olduğu, yargı devam ederken güçlüden yana kuralların değiştiği bir ortamda o oyun nasıl bozulur?
Evet, soru bu!
Ortada bozulacak bir oyun kaldı mı?
Özgür Özel CHP Genel Başkanı olduktan sonra Fatih Altaylı’nın YouTube kanalına konuk olmuş ve oyunu bozmak için her şeyi yapacağını söylemişti.
Oyunu bozmak, oyunbozan olmak!
Bunun için ilk ne yapmıştı Özgür Özel, anımsayalım:
“Normalleşme” adı altında başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere tüm siyasilere bayram ziyaretine gitmiş, Erdoğan da buna karşılık CHP’ye iade-i ziyarette bulunmuştu.
Tam her şey normalleşecekti(!) ki…
Özgür Özel’in bu ilk oyunu bozma hamlesinin, kendi varlığı için tehdit oluşturduğunu fark eden MHP lideri Bahçeli karşı bir hamleyle ittifak ortağını ikna edip Özgür Özel’in uzattığı “normalleşme” eline tükürmesini(!) sağladı!
Ondan sonra olanları zaten hepimiz biliyoruz.
Normalleşmek demek sistemin düzgün işlemesi anlamına gelecekti. Düzgün işleyen bir sistem ise Devlet Bahçeli gibilerin varlık göstermesi olanaksızdı.
Bugün geldiğimiz durumda Özgür Özel’in oyunu bozabildiğini ya da bozabileceğine inanan kaldı mı bilmiyorum ama CHP Genel Başkanı’nın buna inanıp inanmadığını sorgulamanın zamanı gelmeye başladı.
Özgür Özel buna gerçekten inanıyor mu, çabalıyormuş gibi mi yapıyor yoksa seçmenin gazını mı alıyor?
Evet, Özel çok çabaladı, çabalıyor, en azından böyle bir görüntü veriyor ama nereye kadar!
George Orwell, 1984 romanında “Aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu” diye yazmıştı. Sistem ya da sistemsizlik tek bir adama, yani “Büyük Birader”e endekslendiyse, hiçbir mücadelenin anlamı kalmaz.
Orwell yaşasaydı 2026 Türkiyesi’ni görseydi romanın adını değiştirir miydi bilemem ama 1984 romanı adeta günümüz Türkiye’sini anlatıyor.
Romanı okuyanlar bilir, ana karakter Winston Smith’in verdiği mücadele, her girişimi aslında farkında olmadan Büyük Birader’in işine yaramaktadır. Çünkü oluşturulan sistemsizlik, yaratılan hayali düşmanlar, çürümüş düzenin devamına katkı sağlıyordu. Roman, Winston Smith’in Sevgi Bakanlığı’ndaki işkenceler sonucu tamamen kırılmasıyla biter.
Romanda Smith, sevgilisi Julia’ya olan sevgisini yitirdikten sonra, 101 Numaralı (hücresi) Oda’daki korkusuyla yüzleşir, Büyük Birader’e karşı olan isyan düşüncelerinden arındırılır. Winston’ın “Büyük Birader’i sevdiği” itirafı ve içsel teslimiyetiyle noktalanır.
Oysa hem Smith hem de Julia birbirlerine ihanet etmiştir.
Sorulması gereken diğer soru da şudur: Günümüz Türkiye’sinde Winston Smith, Ekrem İmamoğlu mu yoksa Özgür Özel mi oluyor veya her ikisi mi?
Peki kim kime ihanet edecek?
Ya da Smith ve Julia gibi birbirlerini mi satacaklar?.
Belki ikisi de geri dönülmez bir isyan başlatıp, hiçbir yasa, kanun, kural tanımayan sistemsizlikten beslenen Büyük Birader’i devirebilecek mi?
1984 romanında Büyük Birader sadece bir simge, o simgenin arkasında işleyen gerçek sistemi bozan, normalleşmeyi varlığına tehdit gören ve yarattığı bu ‘sistemsizlikten’ beslenen aslında O’Brien karakteriydi. Eğer her şey normalleşirse, O’Brien gibilerinin var olması mümkün değildir!
Kitabın son cümlesi, sistemin/sistemsizliğin zaferini ilan eder Winston, Chestnut Tree Café’de otururken duvardaki Büyük Birader portresine bakar. Artık içindeki nefret gitmiş, yerine sahte ama mutlak bir teslimiyet gelmiştir. Winston artık özgürce düşünen bir birey değil, Partinin istediği kalıba girmiş biridir.
Bizde, gerçek hayatta sistemin/sistemsizliğin Özgür Özel’i hapsetmeye çalıştığı yer tam olarak bir “Mutlak Butlan” (hukuken yok hükmünde olma) durumu olabilir mi?
O zaman tekrar soralım: Bizim O’Brien’ımız kim?
Sonuç olarak; her ikisi de birbirine ihanet etmiş ve Parti, insanın insana duyduğu sevgiyi yok ederek yerine sadece Büyük Birader sevgisini koymayı başarmıştır.
Ve sorulması gereken en önemli soru: Gerçek hayatta “Büyük Birader Kim?”
Sandığımız kişi mi, yoksa…