SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Eyvah, bölünüyoruz!

Yazının Giriş Tarihi: 19.04.2014 08:10

Farklılıkların haklarını savunmaya yönelik sözler, alışılmış kalıpların dışına çıkan öneriler bazı kesimler tarafından hemen 'bölücülük' ile etiketlenir. Böylece bunların toplumda konuşulması, tartışılması bile engellenmeye çalışılır.

Son günlerin gündem konularından biri de "yerinden yönetim ve yerel özerklik". Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak'ın Diyabakır'da üretilen petrolden pay istemesi, bu konuyu daha çok konuşulur duruma getirdi. Beklendiği gibi de hemen Kışanak'a yönelik olarak "hain", "bölücü" suçlamaları kullanılmaya başlandı. Bu suçlamayı yapanlar daha önce de Kürt kelimesine, Kürtçe konuşulması ve Kürtçe şarkı söylenmesine aynı biçimde karşı çıkmışlardı. Kürtçe konuşmanın ülkeyi böleceğini söyleyenleri zamanın doğrulamadığı da bilinen bir gerçek.

Peki "yerinden yönetim, yerel özerklik" nedir? Gerçekten ülkeyi böler mi? Ben yerinden yönetimin ülkeyi böleceğini söyleyenlerin büyük çoğunluğunun bu kavramın içeriğini bilmeden konuştuğunu düşünüyorum. Öncelikle yerinden yönetimin alternatifinin merkezi yönetim ya da geleneksel belediyecilik olduğunu belirttikten sonra, bu iki yönetim tarzını karşılaştıralım, yerinden yönetimi kısaca anlatmaya çalışalım.

Geleneksel belediye modelinde her şey merkezi yönetim tarafından belirlenir, yerel yönetimlere çok sınırlı bir alan bırakılır. Yerinden yönetim ise bir kentteki, beldedeki kamu hizmetlerinin önemli bölümünün merkezi idareden bağımsız olarak o yerel yönetim bünyesinde gerçekleştirilmesidir. Bunlar idari, iktisadi, teknik hizmet alanlarıdır. Merkezi idarenin sisteminin ve hiyerarşisinin dışındadır. Bütçesi ağırlıkla o belde gelirlerinden oluşur. Merkezden de bazı kaynaklar sağlanır. Faaliyetleri demokratik usullerle halkın katılımına ve denetimine açıktır.

Geleneksel belediyecilik anlayışında her şeye Ankara karar veriyor, kent halkının kararda ve uygulamada sözü olmuyor. Eğer kent halkının orada yapılacak işlere ilişkin söz ve karar hakkı olsaydı Gezi olayları meydana gelmezdi. 3. Köprü, nükleer santral, HES, termik santral, maden ocağı vb olaylar o bölgede yaşayan halkın onayı olmadan yapılamazdı.

Yerinden yönetimin özü halkın yönetime katılması, "doğrudan demokrasi"dir. Her yerel birimde halkın mahalle meclisleri, kent meclisleri biçiminde örgütlenmesini savunuyor. Aslında bugün Bursa Nilüfer Belediyesi'nin uygulamaya çalıştığı "mahalle komiteleri" bunun bir örneği. Bir mahallenin, kentin sorununu orada yaşayanlar bilir, Ankara'da yaşayanlar değil. Halk aldığı kararın takipçisi olacağı ve uygulamayı da denetleyeceği için yapılan işler hem daha doğru, hem daha hızlı, hem de daha ekonomik gerçekleşecek, halkın parası çarçur edilmeyecek. Şu anda bazı yetkiler Ankara'da olduğu için kentlerde yollar su için ayrı, elektrik için ayrı, telefon için ayrı kazılıyor.

Kuşkusuz ki İçişleri, Dışişleri, Savunma, Maliye gibi konularda yetki yine merkezi idarede olacaktır. Ama bunun dışındaki yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi ülkeyi bölmez, tersine güçlendirir. Bölge halkı kendi kimliği, inancı, kültürü ve diliyle beldesini yönetir; sorunları tüm demokratik katılım yollarını kullanarak barışçı bir biçimde çözer. Hakkari'nin sorunu ve öncelikleri ile Bartın'ın sorun ve öncelikleri kuşkusuz ki çok farklıdır. Bunu ise Ankara'da yaşayanlar değil, o bölgede yaşayanlar belirleyebilir.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde yerinden yönetim modeli farklı varyasyonlarla uygulanmaktadır. Geleneksel, merkezi yönetim anlayışı artık geride kalmıştır. Ülkemizde ise bu model BDP/HDP tarafından önerildiği için salt Kürtler için öneriliyor gibi algılanmaktadır. Bunun gerçekle ilgisi yoktur.

Yerinden yönetim ve yerel özerklik ( yada demokratik özerklik) modeli tüm Türkiye için önerilen bir yönetim biçimidir. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ve diğer bazı sosyalist partiler de aynı modeli önermektedirler.

Bu konuda yapılması gereken ilk iş "Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı" üzerindeki çekincelerin kaldırılmasıdır. Ardından da konu tüm toplumun katılımı ile ayrıntılı biçimde tartışılmalı ve ülkemiz için uygun model oluşturulmalıdır.

Kimsenin korkmasına gerek yok, Bursa'nın su kaynaklarının nasıl kullanılacağına Bursa halkının karar vermesi ülkeyi bölmez. Asıl bölücü olan her konuda merkezden alınan kararlardır. Merkezi yönetim sonucu yaşanan inanç, kimlik, kültür çatışmaları ve bölgesel eşitsizlikler ortada. Aynı anlayışla doğanın talan edildiğini, yolsuzlukların ayyuka çıktığını görmüyor muyuz?