Ekoloji mücadelesi ve sol

Serdar ESEN 05 Haziran 2021 Cumartesi, 09:21

Bir yandan koronavirüs salgını, diğer yandan onun da etkisiyle derinleşen işsizlik, pahalılık, yoksulluk ve giderek artan ekolojik talan ülkemizi bir "yokoluş"a doğru götürüyor. Hukuksuzluk, kutuplaşma, otoriterleşme ve diğer pek çok soruna son günlerde bir de çete reisi Sedat Peker'in "itirafları" eklendi. Dış politikada da iyice yalnızlaşan iktidar artık sadece ayakta kalabilme derdinde.

Böyle bir ortamda toplumun bir bölümü mücadele etmeye çalışıyor. Muhalefet partilerinin "provakasyon" kaygısı ile desteği sınırlı kalsa da, kadınların, gençlerin, işsizlerin, esnafların, emekçi ve emeklilerin mücadelesi yanında en yaygın ve ses getiren mücadele ekoloji alanında göze çarpıyor. Maden, taş ocağı, HES, termik ve nükleer  santral nedeni ile havası, suyu, toprakları yok edilmek istenen halk ülkenin her yerinde etkili  bir mücadele sergiliyor.

Kazdağları'nda, Bursa Kirazlıyayla'da, Balıkesir Madra Dağında, Rize İkizdere'de, Van Gürpınar'da, Sivas Kangal'da, Ordu Fatsa'da, Muğla, Aydın, Manisa ve ülkenin daha pek çok yerinde halk havasına, suyuna, toprağına sahip çıkıyor, doğanın talanını önlemek için polise, askere, tomaya karşı direniyor. Bu mücadelede özellikle kadınların en önde ve korkusuzca direnişi topluma umut veriyor.

Ülkemizde sol kavramı yakın zamana kadar sermayeye karşı emeği savunmak, toplumsal refahın eşit dağılımından yana olmak şeklinde açıklanırdı. Sol, sosyalist hareketler emek-sermaye çelişkisine dayanmaktaydı. O dönemlerde hayvan hakları, doğanın hakları, çevre mücadelesi gibi konular ya hiç gündemde yoktu ya da çok tali konular idi.

Türkiye'de ekoloji odaklı ilk siyasi parti olan "Yeşiller Partisi" 1988 yılında kurulmuş, 1994 yılında kapatılmıştır. 2008 yılında yeniden kurulan Yeşiller Partisi, büyüme, genişleme olanağı bulamasa da, özellikle nükleer karşıtı çalışmaları ile toplumda bir farkındalık yaratmıştır. 25 Kasım 2012'de ise Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi bir araya gelerek "Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi"ni (Yeşil Sol Parti) kurmuşlardır.

"Yeşil Sol Parti" salt emek sömürüsü değil, insan ve doğanın sömürüsünü de temel alan, "İnsan doğanın efendisi değil, onun bir parçasıdır. Doğa ve doğadaki tüm canlılar hak sahibi birer öznedir" anlayışı ile diğer siyasi partilerden farkını ortaya koymuştur. Kuruluşu sonrası sol/sosyalist kesimden pek çok kişi "çiçek, böcek" partisi diyerek bu anlayışı hafife almış, ancak ilerleyen yıllarda yavaş yavaş tüm sol/sosyalist partiler doğanın haklarından, hayvan haklarından, ekoloji mücadelesinden söz etmeye başlamışlardır.

Eylül 2020'de, Yeşil Sol Parti'den bir süre önce ayrılmış olan bir grup tarafından "Yeşiller Partisi" üçüncü kez kurulmuş olmakla birlikte, parti sözcülerinin ifadesine göre parti kuruluşu İçişleri Bakanlığı tarafından hala onaylanmamıştır.

Bugüne geldiğimizde, sol partiler çoğunlukla emek sömürüsü yanında, insan hakları, demokrasi ve kimlik mücadelesi ile ekoloji mücadelesini, doğanın talanına karşı mücadeleyi  hedefleri arasına almışlardır. Ülkemizde son dönemde en yaygın ve etkili mücadelelerin ekoloji alanı ile kadın mücadelesi ve Boğaziçi Üniversitesi'nde yoğunlaşan gençlik mücadelesinde ortaya çıktığı da yaşadığımız bir gerçekliktir.

Dünya Çevre Günü'nü kutladığımız bu günlerde kutlama değil, talanı durdurmak için mücadele edilmesi gereken bir durum ile karşı karşıyayız. Son üç yılda 17 bin 900 maden için izin verilmiş, "kirli" enerji santralleri yapılmaya devam edilirken, denizlerimiz de bu talandan payını almıştır. Marmara Denizi'nde yakın zamanda ortaya çıkan "deniz salyası"/müsilaj, atıklar nedeniyle denizin ölümü anlamına gelmektedir. Böyle bir ortamda iktidarın Kanal İstanbul ısrarı da sürmektedir. Bu kanalın yapılmasının yaşanan sorunları daha da büyüteceği bilim insanlarınca ısrarla söylenmektedir.

Doğanın talanını durdurmak, giderek yaklaşan "İklim Krizi"ni önlemek ya da yavaşlatmak için mücadele etmek sol, sosyalist partiler için artık küçümsenemeyecek bir hedef olmak durumundadır. Bu mücadele antikapitalist mücadele kadar önemlidir, hatta antikapitalist mücadelenin de bir parçasıdır. Rant yaratmak için sürekli ve hızlı büyümeyi, daha çok tüketmeyi temel ilke edinen iktidarlara karşı, ekolojik dengeyi bozmadan, doğayı ticari bir mal olarak görmeyen bir anlayışla, daha küçük ve basit ama eşitlikçi, adil,sürdürülebilir bir yaşam için mücadele etmeliyiz!