SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Doğayla ve halklarla barış!

Yazının Giriş Tarihi: 01.11.2018 08:37

Çocuğun gördüğü düştür barış

Ananın gördüğü düştür barış

Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış

Yukarıdaki dizeler Yunan şairi Yannis Ritsos'un bir şiirinin başlangıcında yer alıyor. Evet, barış hemen hepimizin düşü ama ne yazık ki epeyce uzağız barışa.

Barış kelimesi sözlük anlamı olarak "savaşsızlık, savaşmama durumu, birbiriyle iyi geçinme durumu, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam" olarak tanımlanıyor. Barış dediğimizde ise genellikle ülkeler, devletler, halklar arasındaki barış, yani savaşmama durumu akla geliyor. Ama bir de doğa ile aramızdaki barış hali var ki, her geçen gün daha fazla önem kazanıyor.

Ülkemizde barış deyimi, özellikle son yıllarda, Kürt sorunu ile bağlantılı olarak kullanılmakta. Kürt sorununun çözümü yerine PKK ile savaşın tercih edilmesi, geçtiğimiz 35-40 yıl içerisinde elli bin dolayında insanımızın (Türk ve Kürt) ölümüne neden oldu. Bu süreç doğal olarak barış talebinin yoğun biçimde tartışılmasına yol açtı.

Temel olarak Kürt halkının varlığının kabul edilmesi, Kürtçe eğitim hakkının tanınması ve yerinden yönetim sistemine geçilerek yerel yönetimlerin güçlendirilmesi talepleri ile özetleyebileceğimiz Kürt sorununun çözümü ne yazık ki bugüne kadar gerçekleştirilemedi. Devlet içindeki bazı yapılar bu konuda direnç gösterdi ve AKP iktidarı tarafından 2013 yılında başlatılan "çözüm süreci" de 2015 seçimleri ardından bitirildi.

Eşit yurttaşlık hakkının sağlanması anlamına gelecek olan Kürt sorununun çözümünün ertelenerek, Türk ve Kürt binlerce insanın ölmeye devam etmesi kabul edilebilecek bir durum değil. Ancak ne yazık ki son 35 yılda 35-40 bin PKK'li öldürülmesine karşın hem Kürt sorunu hem de PKK olduğu yerde durmaktalar!

Bu çağda artık hiçbir sorun ölerek, öldürerek çözülemez. Hem devletin hem de PKK'nin bunu anlayarak sorunun barışçı yollardan çözümüne odaklanması gerekmektedir.

Kürt sorunu dışında Ermeni sorunu, Alevi sorunu ve diğer kimlik ve inanç sorunlarımız da kimlik ve inanca ilişkin hakların tanınması, geçmişle hesaplaşılarak mağdur kesimlerden özür dilenmesi, tüm kimlik ve inançların eşit yurttaşlık temelinde buluşması ile çözümlenmelidir. Hiçbir kimlik ve inancın birinci sınıf yurttaş, diğerlerinin ise ikinci sınıf yurttaş olması kabul edilebilir bir durum değildir.

Son yıllarda "doğa ile barış" kavramı da çokça duyduğumuz, üzerinde tartışılan bir deyim oldu. Ekonomik büyümeyi tek hedef olarak belirleyen politikalar doğayı yok etmeye, gelecek kuşakların kaynaklarını bugünden tüketmeye başlamıştır. İnşaat hırsı ile her yerde taş ve mermer ocakları açılmakta, altın ve maden ocakları ile ormanlarımız, HES'ler ile akarsularımız tüketilmektedir. Daha fazla enerji talebi kömürlü termik santral ve nükleer santralleri gündeme getirmekte, havamız, suyumuz, toprağımız yok edilmektedir. Öte yandan fosil yakıt kullanımının artması iklim değişikliğini hızlandırmaktadır.

Ekolojik krize ve çevre kirliliğine karşı mücadele etmek için, önce dünyayı üzerinde her türlü tasarrufu yapabileceğimiz sınırsız bir kaynak deposu olarak görmekten vazgeçmek, insanın doğayla giderek bozulan ilişkisini onarmak, yani doğayla barışmak gerekmektedir. İnsanı doğanın bir parçası olarak gören, insan haklarının yanı sıra doğanın ve tüm diğer canlıların vazgeçilmez haklarını tanıyan bir anlayışa ihtiyacımız vardır.

Yaşanabilir bir dünya büyümeyi değil, insanların ve diğer canlıların mutluluğunu ve refahını hedef alarak mümkündür. Ekolojik dengeyi bozmayan, daha sade, daha küçük ve iklim değişikliğinin tamamen geri dönülmez noktaya gelmesini ve çevre kirliliğinin yayılmasını önlemek için petrol, kömür ve doğal gaza, yani fosil yakıtlara dayalı bir enerji sistemiyle kalkınma anlayışından vazgeçmemiz gerekiyor. Daha az enerji tükettiğimiz, enerji üretmek için ekolojik dengeleri daha az zorladığımız, tamamen rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklarla tasarrufa dayalı bir enerji politikasının hayata geçirilmesiyle doğayla barışabiliriz.

Aslında halklarla barış ve doğa ile barış da birbirine bağlıdır. Ülkemizin güney doğusunda yıllardır süren savaş, gerginlik ve çatışma ortamı sadece on binlerce insanın ölümüne, sosyal ve ekonomik sorunlara neden olmakla kalmamış, doğa üzerinde de yıkıcı ve silinmez izler bırakmıştır. İnsanların yaşadığı ve geçimini sağladığı topraklarda, köylerde, yaylalarda, dağlarda ve vadilerde silahlar tarafından açılan yaralar, yanan ve yakılan ormanlar canlandırılmış değildir. Araziler hala mayınlıdır. Ekosistemin gördüğü zararların onarılması gerekiyor.

Savaşın yarattığı toplumsal ve ekolojik yıkım yanlış enerji yatırımlarıyla da artırılmaktadır. İnsanları göçe zorlayan, kültürleri yok eden, doğayı tahrip eden büyük baraj projeleri ekolojik değildir ve barışa da hizmet etmez. Munzur Vadisi'nde yapılmak istenen barajlar, Ilısu Barajı gibi büyük ölçekli barajlar yerine  bölge halkının ekonomik ve sosyal yaşamına katkıda bulunacak ekolojik yatırımlara ağırlık verilmelidir.

Daha iyi bir gelecek kurmak istiyorsak geçmişle yüzleşmeli, tüm halklarla ve doğayla barışarak sürdürülebilir bir yaşamı hedeflemeliyiz.

Savaşarak elde edebileceğimiz bir geleceğimiz yok!