SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

DİL BÖLER mi?

Yazının Giriş Tarihi: 19.02.2013 10:59

Herkesin görüşüne saygımız var, ama biz Kılıçdaroğlu'nun görüşüne katılmıyoruz. Sadece buna değil, "samimi söylüyorum, kendisini anlatamayan partiyiz" görüşüne de katılmıyoruz. Çünkü CHP görüşünü çok iyi anlatıyor, "milliyetçi, muhafazakar laik" bir parti olduklarını açıkça ifade ediyorlar. Daha ne olsun.

Bir ülkede yaşayan farklı etnik kimliğe sahip yurttaşların ülkenin resmi dili yanında ikinci dil olarak kendi ana dillerini öğrenmeleri, kullanmaları, yaşatmaları tüm demokratik ülkelerde benimsenen temel bir insan hakkıdır. İnsanların ana dilini öğrenmelerini ve bunu yaşamın her alanında kullanmalarını kabul ediyorsak, ana dilde eğitimi de savunmak zorundayız.

Bulgaristan'daki veya Yunanistan'daki bir Türkün ana dilinde eğitim yapma hakkını sonuna kadar savunurken, Türkiye'de Kürtlerin kendi ana dillerinde eğitim yapma hakkına karşı çıkmak, bunun ülkeyi böleceğini söylemek nasıl bir anlayışın ürünüdür?

Ülkemizde kısa bir süre öncesine kadar Türkçe dışında diğer dilleri konuşmak, bu dillerde şarkı söylemek, hatta böyle bir dilin varlığından söz etmek bile olanaksızdı. Kürtçe konuştuğu, Kürtçe şarkı söylediği hatta Kürt olduğunu söylediği için pek çok yurttaşımızın başına neler geldiğini biliyoruz. Ahmet Kaya örneği en çarpıcı olanıdır. Herkes kabul edecektir ki, ülkemizde bugüne kadar "tek dilli" bir yaşam geçerli olmuştur. Peki bu tek dilli yaşam ülkemizde birlik ve beraberliği mi geliştirdi, yoksa ayrışmayı mı hızlandırdı?

Yanıtı hepimiz biliyoruz. Ülkemizde tek dilli bir yaşam olmasına karşın insanlar birbirini anlamıyor, anlamaya çaba göstermiyor, hatta anlamak istemiyor. Toplumda ortaya çıkan kutuplaşma sonucu insanlar sadece kendi görüşünde olanlarla birlikte yaşıyor, sadece onlarla konuşuyor, kendi düşüncesini yansıtan gazete ve dergileri okuyor, farklı olanlarla ise konuşmuyor, tartışmıyor, hatta onlara yaşam hakkı bile tanımıyor.

Aynı dille konuşmak, aynı dili konuşmak anlamına gelmiyor.

İki dilin ülkeyi bölüp bölmeyeceğini tartışmadan önce toplumu böldüğü, parçaladığı açıkça görülen "zehirli dil"i, yani nefret dilini hemen terk etmeli; sevginin, hoşgörünün dilini kullanmaya başlamalıyız. Farklı kimlik, inanç, yaşam biçimi ve düşüncelere sevgi, saygı ve hoşgörü ile yaklaşıp onlarla konuşarak ve tartışarak anlamaya çalıştığımızda, empati yaptığımızda birbirimize giderek daha çok yaklaştığımızı göreceğiz.

"Tektipleştirme"nin faşizme özgü olduğunu, demokrasilerde farklılıkların bir arada yaşamasının temel olduğunu unutmayalım. Bilelim ki sevgi dilini, hoşgörü dilini konuşan bir toplumu hiçbir şey bölemez.

Mevlana'nın dediği gibi "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir".