5 Kasım 2025.
Bursa'nın Mudanya ilçesinde sıradan bir iş günü yaşanıyordu.
Mihraç E., çalıştığı markette mesaisini yapıyordu. Sonra eski eşi içeri girdi. Elinde bıçak vardı.
Defalarca bıçakladı.
Olay yerine gelen sağlık ekipleri ağır yaralı kadını hastaneye kaldırdı. Fail gözaltına alındı, ardından tutuklandı.
Fakat bu saldırı bir anda yaşanmış bir öfke patlaması değildi.
Bu saldırı, duyulmayan çığlıkların, ciddiye alınmayan başvuruların ve yıllardır görmezden gelinen şiddetin son halkasıydı.
Mihraç koruma istemişti.
Şikâyet etmişti.
Uzaklaştırma talep etmişti.
Can güvenliğinin olmadığını söylemişti.
Peki sonra?
Sonra yine aynı soru...
Korunması gereken kadın neden saldırıya uğradı?
Mihraç bugün hayatta.
Doktorların ifadesiyle bu bir mucize.
Ama adalet, kadınların hayatta kalmasını mucizelere bırakacak kadar zayıf olmamalı.
2 Temmuz Perşembe günü Bursa 18. Ağır Ceza Mahkemesi'nde davanın ilk duruşması görüldü.
Mahkeme salonunda sadece bir cinayet teşebbüsü değil, yıllardır kadınlara yöneltilen aynı savunma dili de yargılandı.
Mihraç 21 yaşında evlenmişti.
Sait isimli sanıkla 11 yıllık evliliğinin yaklaşık 10 yılı baskı ve şiddet içerisinde geçmişti.
Bunu sadece Mihraç anlatmadı.
Babası anlattı.
Annesi anlattı.
Dinlenen tanıkların neredeyse tamamı aynı tabloyu doğruladı.
Sadece sanığın yakını olan tek bir tanığın anlatımı bunun dışındaydı.
Olaydan yalnızca iki ay önce boşanmışlardı.
Biri 11, diğeri 4 yaşında iki çocukları vardı.
Mihraç ise saldırıdan sonra tam 22 gün yoğun bakımda kaldı.
Uyandığında bütün vücudu zımbalarla kaplıydı.
Mahkeme salonunda verdiği ifade belki de davanın en ağır cümlesiydi:
"Bana olaydan önceki sağlığımı geri verebilsin, ondan sonra tahliye edin."
Aslında bu tek cümle bile dosyanın özetiydi.
Sanık ise savunmasını neredeyse tamamen "aldatıldım" iddiası üzerine kurdu.
Cezaevindeyken Mihraç'ın kendisini iş arkadaşı Mehmet isimli biriyle aldattığını iddia etti.
Ardından Hakan isimli başka bir kişiden söz etti.
Eve gönderildiğini öne sürdüğü isimsiz çiçeklerden...
İnternet üzerinden gelen hediyelerden...
Aşk notlarından...
Ve sürekli aynı cümleyi kurdu.
"Erkeklik onurum."
Sanki bir kadını defalarca bıçaklamanın hukuki karşılığı değil de erkeklik onuru tartışılıyordu.
Mihraç bu iddiaların tamamının yalan olduğunu söyledi.
Dinlenen tanık ifadeleri de bu anlatımı doğruladı.
Sanığın ortaya attığı aldatma iddialarının altı boş kaldı.
Oysa dosyada konuşulması gereken bambaşka şeyler vardı.
Mihraç daha önce de korunma talebinde bulunmuştu.
Evde sürekli ölüm tehditleri alıyordu.
Boğazına bıçak dayanıyordu.
"Keserim seni."
"Öldürürüm seni."
"Seni pirzola yaparım."
Mahkeme salonunda Mihraç bu tehdidi anlatırken salonda bulunan sanık tarafındaki bir kişinin gülmesi ise insanın kanını donduran başka bir ayrıntıydı.
Bir kadın ölüm tehdidini anlatıyor.
Birileri buna gülüyor.
İşte sorun tam da burada başlıyor.
Şiddeti ciddiye almayan zihin, cinayeti de sıradanlaştırıyor.
Sanık avukatı ise saldırıyı küçümseyen ifadeler kullandı.
"Sadece biri derin, onu yüzeysel bıçak darbesi."
Sadece...
Bir insanın iş yerine bıçakla gidiliyor.
Defalarca bıçaklanıyor.
22 gün yoğun bakımda kalıyor.
Ve buna "sadece" denilebiliyor.
Oysa mesele bıçak darbelerinin sayısı değil.
Mesele öldürme kastıdır.
Bir insan eline bıçak alıp kadının çalıştığı iş yerine gidiyorsa, bu tesadüf değildir.
Plan vardır.
Kast vardır.
Niyet vardır.
Sanık avukatının "biri derin, onu yüzeysel" diyerek bıçak darbelerini küçümsemeye çalışması, şiddetin nasıl sıradanlaştırıldığının en çarpıcı örneğiydi.
O an akla "kısasa kısas" geliyor.
Çünkü acıyı yaşamayan, acıyı rakamlara indirger.
Ancak istediğimiz, bir kadını defalarca bıçaklamanın hiçbir bahaneyle hafifletilmediği, hiçbir "erkeklik" söylemiyle ödüllendirilmediği gerçek bir adalet.
Duruşmada ilk kez başka ayrıntılar da ortaya çıktı.
Mihraç, sanığın uyuşturucu kullandığını söyledi.
Eve başka kadınlar getirdiğini anlattı.
Annesi de evde başka bir kadına ait eşyalar bulduklarını doğruladı.
Sanık ise uyuşturucu tedavisi gördüğünü kabul etti.
Ne ilginçtir ki ilk savunmasında bundan hiç söz etmemişti.
Orada sadece "aldatıldım", "erkeğim", "gözüm döndü" vardı.
Çünkü toplumun bir kesiminin hâlâ en kolay kabul ettiği savunma bu.
Erkeklik.
Namus.
Kıskançlık.
Oysa bunların hiçbiri cinayet teşebbüsünün gerekçesi olamaz.
Mahkeme, sanık avukatının Bursa Barosu Kadın Hakları Merkezi'nin davaya katılmaması yönündeki talebini reddetti.
HTS kayıtlarının ve eksik belgelerin tamamlanması için duruşma 12 Kasım'a ertelendi.
Sanığın tutukluluk halinin devamına karar verildi.
Ve olması gereken de buydu.
Çünkü burada yargılanan yalnızca bir saldırı değil.
Kadınların yaşam hakkıdır.
Bu davaya bakan hâkim daha önce Bursa'da öldürülen Yasemin Uludağ dosyasına da bakmıştı.
O dosyada da aynı senaryo yazılmıştı.
Yine "aldatma."
Yine "erkeklik."
Yine "namus."
Fakat Yasemin hayatta değildi.
Kendini savunamadı.
Mihraç ise bir mucize sonucu hayatta kaldı.
Mahkemede kendi sesiyle konuşabildi.
Ve belki de bütün kadınlar adına şu cümleyi kurdu:
"Benim yaşadığımı hiçbir kadın yaşamasın."
İşte bu yüzden bu davada beklenen şey yalnızca bir mahkûmiyet kararı değildir.
Hiçbir haksız tahrik indirimi uygulanmadan, öldürme kastıyla gerçekleştirilen bu saldırının en ağır şekilde cezalandırılmasıdır.
Son olarak bir söz de meslektaşlarıma...
Ne yazık ki Bursa'da işlenen bir başka kadın cinayetinde birçok haber sitesi aynı başlığı kullandı:
"Ölümüne sevdi."
Hayır.
Bu sevgi değildir.
Bu sahiplenme de değildir.
Bu aşk hiç değildir.
Bu erkek şiddetidir.
Bu yüzden haber dili hayati önemdedir.
Bir başlık sadece tıklanmak için yazılamaz.
Bir kadının yaşamı, bir haberin okunma sayısından çok daha değerlidir.
Defalarca söyledik.
Gazeteci arkadaşlarımızı, editörleri, muhabirleri bu konuda defalarca uyardık.
Ama hâlâ tıklanma uğruna şiddeti romantikleştiren başlıklar atılıyor.
Oysa her yanlış başlık, toplumun şiddeti algılama biçimini biraz daha bozuyor.
Her romantikleştirilen cinayet haberi, bir failin bahanesine istemeden de olsa ortak oluyor.
Gazetecilik, gerçeği çarpıtmak değil; gerçeğin adını doğru koymaktır.
Mihraç'ın yaşadığı şey bir "aşk dramı" değildi.
Bir "kıskançlık krizi" değildi.
Bir "erkeklik meselesi" hiç değildi.
Bu, önlenebilecek bir kadın cinayeti girişimiydi.
Ve Mihraç bugün hayattaysa, buna adalet sisteminin başarısı değil; mucize deniyor.
Oysa bir hukuk devletinde kadınlar mucizelerle değil, hukukla yaşamalıdır.