Geçen çarşamba günü Bursa'da alışılmışın dışında bir tablo vardı. Cumhuriyet Halk Partisi Bursa İl Başkanı Nihat Yeşiltaş öncülüğünde, seçilmiş il örgütü ve 17 ilçe örgütü, Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığı binasından çıkarak yürüyüşle yeni koordinasyon merkezine geçti.
On parmağın onunu geçmeyecek sayıda kişi bunu "geri adım" olarak yorumladı.
Ben ise tam tersini düşünüyorum.
Bu bir geri adım değil, yeni bir adımdı.
Hatta kendini sığ ve sağ alana sıkıştırmaya çalışan Cumhuriyet Halk Partisi'nden sıyrılan bir örgütlenmenin uzun yıllardır atabileceği en doğru adımlardan biriydi.
Yıllardır CHP'ye yöneltilen en temel eleştirilerden biri "salon partisi" olmasıydı. Mitinglerini, açıklamalarını, tepkilerini parti binalarına ve kapalı salonlara sıkıştıran; sokakla arasına mesafe koyan bir anlayış eleştiriliyordu.
Oysa bu yürüyüş, sembolik olduğu kadar siyasal anlamı da olan bir mesaj taşıyordu.
"Parti binalarından çıkıyoruz, sokağa iniyoruz."
Aslında bu cümle, sadece bir adres değişikliğini değil, siyaset yapma biçiminin değişimini ifade ediyor.
Özgür Özel'in genel başkan seçildiği kurultaya kadar, Kemal Kılıçdaroğlu'nun benimsediği siyaset anlayışının temel mottolarından biri "sokağı galeyana getirmeyin" düşüncesiydi.
Bu yaklaşımın kendi içinde haklı gerekçeleri vardı. Türkiye'nin kutuplaşmasını büyütmemek, provokasyonlardan uzak durmak, demokratik zemini korumak...
Ancak siyasetin başka bir gerçeği daha vardı.
Sokaktan uzak durdukça, sokağın dili de kaybedildi.
Hak arayan insanlar yalnız bırakıldı.
İktidarın yıllarca oluşturduğu "Sokağa çıkan teröristtir." algısı, farkında olunmadan muhalefetin de refleksi hâline geldi.
İnsanlar sessizleşti.
Kabuklarına çekildi.
İtiraz etmekten vazgeçti.
Oysa demokrasilerde sokak, şiddetin değil; itirazın, dayanışmanın ve hak aramanın meşru alanıdır.
Tam da bu nedenle yıllar boyunca Türk siyasetinde zaman zaman bir kavram gündeme geldi.
Sine-i millet...
Osmanlı'dan bugüne uzanan bu siyasi kavram, seçilmişlerin makamlarını ve yetkilerini bırakarak halkın arasına dönmesini ifade eder.
Türkiye siyasetinde özellikle 1970'lerden itibaren farklı dönemlerde dile getirildi.
1990'larda da konuşuldu.
2007 Cumhurbaşkanlığı krizinde de...
2017 Referandumu sonrasında da...
2023 Seçimlerinin ardından da...
Muhalefetin Meclis'i terk etmesi, milletin arasına dönmesi gerektiği yönündeki çağrılar defalarca yapıldı.
Ama hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Hatta birçok köşe yazarı, sine-i millet tartışmalarını "romantik ama uygulanamaz bir siyasi refleks" olarak değerlendirdi. Kimileri bunun muhalefeti etkisiz bırakacağını savundu, kimileri ise Meclis'in tamamen iktidara teslim edilmesi anlamına geleceğini yazdı.
Belki de bu yüzden sine-i millet hep teoride kaldı.
Ta ki bugünlere kadar... Belki de sine-i millet kavramı "Binalardan çıkıyoruz, sokağa iniyoruz" adımıyla ilk kez somutlaşmış oldu. Bu adım Kılıçdaroğlu'nun ve AK Parti'nin istediğinin tersine halkı sessizleştiren değil halkı hakkını aramaya yöneltmiş oluyor.
Ben tam bunları düşünüyordum ki sosyal medyada Avukat Ekrem Demiröz'ün şu paylaşımına denk geldim:
"Ülke siyasetinde zaman zaman bir iddia gündeme gelir. Bu iddianın adı sine-i millettir. Yani seçilmişliğin tüm hak ve yetkilerini terk edip halka dönmek ve halkla birlikte mücadele etmektir.
Geçmişteki iktidar dayatmaları ve kuşatıcı tüm ilişkilerde bu iddia birçok kez dile geldi ama asla gerçekleşmedi.
AKP ise iktidar olduğu dönem içinde akıl almaz düzeyde haksız ve hukuksuz uygulamalar gerçekleştirdi. Hemen hiçbiri engellenemedi.
Buna rağmen ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, sine-i millete dönmeyi hiç düşünmedi. Böyle bir siyasal mücadele yöntemi yokmuş gibi davrandı.
Ne var ki butlan sonrası gelişmeler sine-i milletin yolunu açmışa benziyor.
CHP'nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel ile birlikte muhalif siyasi irade bir halk hareketine dönüşme eğiliminde. Başlangıcı ve bitişi belli olmayan eylemler bunun bir göstergesi.
Bu süreci doğru anlamak ve halkın öncülüğünü doğru okumak zorundayız. Gezi olaylarında ıskaladığımız şey bu kez olmamalı.
Bu gelişmeler siyasal bir yapılanmanın ötesindedir ve içinde bir halk hareketinin unsurlarını taşıyor.
Meseleye dar bir bakış bizi bekleyen en büyük tehlikedir. Bu tuzağa düşmemeliyiz ve halkın değişim talebinin öncüleri olmalıyız."
Bu paylaşımı okuyunca Bursa'daki o yürüyüş gözümün önünden bir kez daha geçti.
Seçilmiş örgüt, Özgür Özel öncülüğünde bina siyasetini terk ederek halka yönelmeyi tercih etti. Siyaset sokakta yapılır, parti binasında değil, kürsüde değil. Bazen halkın yürüdüğü kaldırıma çıkmaktır.
Belki de CHP'nin yıllardır eksik bıraktığı buydu. Çünkü toplum artık sadece konuşan değil, yanında yürüyen siyasetçi görmek istiyor. Sadece açıklama yapan değil, meydanı paylaşan bir muhalefet arıyor.
Bursa'da atılan bu adımın değeri de tam burada ortaya çıkıyor.
Bu yürüyüş sadece bir koordinasyon merkezine yapılan yürüyüş değildi.
Belki de uzun yıllardır özlenen siyaset anlayışına doğru atılan ilk adımdı.