Meta, yani Facebook, Instagram, Whatsapp gibi bazı sosyal medya platformlarının ana şirketi 8 bin kişiyi işten çıkartıyor. Yıl sonuna kadar binlerce çalışanını daha kapının önüne koyacak.
Meta’nın bu ay itibariyle 79 bin olan çalışan sayısının yıl sonunda 63 bin - 65 bin aralığına inmesi bekleniyor.
Meta’nın 2022'de 86 bin olan çalışan sayısı artık sürekli azalıyor. Benzer durum diğer teknoloji şirketlerinde de yaşanıyor.
Intel 2022-2025 arasında 48 bin, Amazon 60 bin, Microsoft 40 bin, Google 15 bin, Salesforce 14 bin teknoloji çalışanını kapının önüne koydu.
İşe alımlarla işten çıkarmaların, yani net istihdam verilerini analiz ettiğinizde 2023 yılından itibaren aşağı yönlü net bir kırılmanın başladığı, teknoloji sektöründe istihdam daralmasının hızlandığını görüyorsunuz.
“İşsizlik furyasının” dışında yapay zeka temelli teknoloji ilerlemesinin emeğiyle geçinen çalışanların “ücret gelirlerini” tüm sektörlerde dramatik olarak düşürmeye başlamış olması da oldukça önemli.
“Beyaz yakalı” teknoloji çalışanlarında başlangıç düzeyi iş rollerinde yüzde 73 gerileme yaşandı. Yapay zeka etkisi ve baskısıyla orta sınıf beyaz yakalılar ya daha “düşük ücretlerle” çalışmak ya da “işsizlik” arasında tercihe zorlanıyor.
Anlayacağınız teknolojiye ve yapay zekaya milyarlarca dolar akıtan “teknoloji sermayesi ve oligarkları”, hissedarlarını yine çalışanlarının emeğine, yaşam haklarına çökerek zenginleştiriyorlar.
Oysa 2000 yılından itibaren hepimize ne güzel masallar anlatıyorlardı. İnternet, e-ticaret, yapay zeka gelecek hepimiz cennet gibi bir dünyada yaşayacaktık.
Cennete doğru yelken açanlar bir avuç teknoloji otokratı olurken milyarlarca insana düşen ise daha fazla işsizlik, daha fazla yoksulluk, daha fazla gelir ve servet adaletsizliği, daha fazla kriz ve kaos oldu...
Eğer birileri size bir yerlerde “monarşi ve otoriter liderlik” öneriyorsa bilin ki bunun salt ne Ortadoğu’yla, ne Asya’yla, ne Avrupa’yla ilgisi var.
Tom Barrack’ın eline tutuşturulup, Ortadoğu’ya gönderilip diline düşürülen “monarşi ve otoriter liderlik” güzellemeleri salt bize ve bölgemize yönelik bir “lafazanlık” değil.
15-20 tane (ama özellikle 3-5 tane) teknoloji tekelinin eline geçen küresel piyasalar/sektörler, kapitalizmin bugüne kadar bildiğimiz tüm o organik bileşenlerini ve yapılarını alt üst etti.
Ara üreticiler, küçük işletme ve esnaflar, orta sınıflar; rekabet piyasaları, regülasyonlar, adil vergilendirmeler artık geçerli değil…
Meta, Google, Amazon, Apple, Oracle, OpenAI, Nvdia, Intel, Tesla, AMD, IBM, Palantir gibi teknoloji sermayesi bütün küresel nizamı tanzim ediyor.
Ekonomik güçleri çok büyük ve Donald Trump gibi isimlerle de şimdilerde bunu “siyasi güce” ve yeni nesil bir “hegemonik yapıya” dönüştürmeye çalışıyorlar.
Regülasyon (kural) istemiyorlar, sınır istemiyorlar, vergi istemiyorlar; servetlerine servet katan döngüye el uzatılmasına tahammülleri yok.
“Ulus devletler çağı” sona erdi erecek, can çekişiyor farkında bile değilsiniz…
Bu teknoloji tekelleri ve arka planındaki Curtis Yarvin, Nick Land, Alex Karp, Peter Theil, Elon Musk, Steve Bannon, J.D. Vance (ABD Başkan Yardımcısı) gibi isimler bir süredir “Karanlık Aydınlanma” diye bir “safsata kavram” türettiler ve dünyamızı toptan bir “otoriterizme ve diktatörlüğe” sürükleyecek bir ideolojiyi ihya etmeye çalışıyorlar.
Neo-Gerici Hareket (NRx) olarak da tanımlanan bu Karanlık Aydınlanma (Dark Enlightenment) zihniyetiyle teknoloji oligarkları, “demokrasi, eşitlikçilik ve toplumsal ilerleme” gibi modern Batılı değerleri reddeden, “anti-demokratik” ve “anti-eşitlikçi” bir felsefi/siyasi akımı (ideolojiyi) yerleşik hale getirmenin kilometre taşlarını döşemeye çalışıyorlar.
Bu güruh, bugüne kadar kendilerini var eden ve hegemon hale getiren “liberal demokrasinin” verimsiz olduğunu ve toplumsal çöküşe yol açtığını savunuyor ve toplumu yöneten kurumları (üniversiteler, medya, bürokrasi) “Katedral” (The Cathedral) olarak adlandırarak bunları “ilerlemecilik ideolojisini” zorla kabul ettiren yapılar olarak görüp reddediyorlar.
Yani kapitalizmin ve onun siyasi iedolojisinin (liberalizmin/neoliberalizmin) çöktüğünü ve bu yapı ayakta kalırsa işsizleştirdikleri ve yaşamın kenarına ittikleri geniş kitlelerin hegemonik güçlerini ve mutlak iktidarlarını “demokrasi aracılığıyla” alaşağı etme potansiyeli taşıdığını görüyorlar.
Peki, ne öneriyor bu karanlık aydınlanmacılar?
Örneğin, “tekno-otoriterlik” olsun istiyorlar ve devletlerin, kâr amacı güden küçük şirketler veya “CEO-Krallar” tarafından yönetilmesini savunuyorlar.
Örneğin, “neo-faşist” veya “teo-faşist” olarak nitelendirilen bu akım, ırkların ayrılması ve üstün bir seçkin sınıfın (siborglar/teknokratlar) yönetimine geçilmesini arzuluyorlar.
Bu ideologların temel hedefleri ise, “demokrasiyi yıkmak”.
“Halk iradesine” dayalı yönetim biçimlerini etkisiz hale getirmek; şirketleşmiş devlet (tekno-feodalizm) marifetiyle devletin, verimli bir şirket gibi yönetilmesini ve vatandaşların “müşteri-yurttaş” haline gelmesini hayal ediyorlar.
“Eşitlik ve adalet” gibi kavramlar havsalalarında yok ve “eşitlikçiliği” reddederek, IQ ve teknolojik yetkinliğe dayalı seçkin bir azınlığın üstünlüğünü kurmayı hedefliyorlar.
Tüm bunları başarabilmek için de “Katedral’i Yıkmak” haykırışlarıyla, akademik ve medya dünyasının ilerlemeci etkisini kırmaya, geleneksel veya neo-gerici değerleri hâkim kılmaya çalışıyorlar.
Bu güruh işi öyle bir noktaya getirdi ki, birkaç gün önce grubun koç başı şirketlerinden Palantir (Alex Karp ve Peter Theil’in şirketi) “Karanlık Manifesto” yayınlayacak cüret aşamasına ulaştı.
Yani, Tom Barrack, bize monarşi/otoriter liderlik önerirken, bunu aynı zamanda ABD, ya da Avrupa, ya da Latin Amerika ülkeleri için de istiyorlar; sanmayın ki bize “melanet” kendilerine “lütuf” istiyorlar.
Bunlar, tekno-otokrat yeni bir sınıfın temsilcileri ve küresel iktisadi ve siyasi işbirlikçileriyle birlikte bir saldırı başlatmış durumdalar.
Bugün itibariyle “karanlık aydınlanmacı” bu neo-faşist hareket İran savaşı ile birlikte çok kritik bir merhaleye ulaşmış durumda.
Sırf bu ideolojik saldırılarının durdurulması ve sonra geriletilebilmesi için bile İran savaşından ağır bir yenilgiyle ayrılmaları hem dünyamız, hem de ülkemiz için çok kritik. İran’daki rejimin niteliği ve İran halkına çektirdikleri şu an itibariyle ikincil bir konumda sayılır.
Ama bir boyutuyla da mesele şu:
Dünyada ve elbette Türkiye’de “karanlık aydınlanmacı” bu ideologların dayattığı bu gerçekliği “görememiş” ve “analiz edememiş” geniş bir toplumsal muhalefetin, siyasi hareketlerin hala kış uykusunda olması en büyük sorunumuz.
Teknoloji sermayesinin tarihe gömmeye hazırlandığı bir ekonomi-siyasi programı (sistemi) hala makbulmuş gibi parti programlarında ve siyasi perspektiflerinde tutmaya, uygulama hayalleri görmeye devam eden siyasi parti ve hareketlerin bu saldırılara direnmesi ve ayakta kalması mümkün değil.
Ne yazık ki bu “derin gerçeklik” kavranana kadar “kriz, kaos” eşliğinde “acı çekmeye, bedel ödemeye, karamsarlık iklimine mahkum olmaya” devam edeceğiz.
Gördünüz mü, Meta’nın 8 bin kişiyi işten çıkarması haberinden nerelere geldik!
İsterseniz AKP’nin belediyeler üzerinden CHP’ye baskısı ve saldırısına mitingler marifetiyle direnmenin geldiği tıkanıklık eşiğine bir de bu pencereden bakın!
Direnmenin sınıfsal, iktisadi ve siyasi tabanını tanımlayamamış ve inşa edememişseniz, yani siyasi gerçekliğinizi dayanacak “karşı-hegemonya” geliştirememişseniz, başarı şansınız yok.
Siyasi analiz ve programınız, o programa güç verecek siyasi kadrolarınız ve bu direniş ve değişime can verecek siyasi organizasyonunuz yoksa, mecaliniz de yok demektir…
Ne yazık ki, bu gerçekliğin, ülkemiz toplumsal muhalefetinin zafiyetiyle ilgisi kadar, küresel/tarihsel konjonktür ile de doğrudan bir bağı var!