SON DAKİKA
Hava Durumu

Tekno-emperyalizmin yeni çağı: Yapay zeka temelli hegemonya arayışı

Yazının Giriş Tarihi: 08.01.2026 21:38
Yazının Güncellenme Tarihi: 09.01.2026 00:35

Dünya, 3 Ocak 2026 gecesi, Caracas’ın ışıkları sönüp şehir derin bir karanlığa gömüldüğünde, sadece bir askeri saldırganlığa değil, “emperyalizmin yeni bir evreye geçişine”, savaşın doğasının kökten değişmesine tanıklık ediyordu.

ABD, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i “yatak odasından kaçırarak” New York’a götürmesiyle sonuçlanan bu saldırı, konvansiyonel bir askeri baskından ziyade, Silikon Vadisi ile Pentagon’un “karanlık nikahının” en kanlı meyvesiydi.

Bu saldırganlık, sadece bir devlet başkanının kaçırılması değil, aynı zamanda “kapitalizmin krizi” karşısında teknolojiye dayalı “yeni bir emperyalist dönemin” açılışıydı.

Trump’ın övünerek anlattığı bu saldırıda kullanılan teknolojiler (CIA'nın insansız hava araçları, gerçek zamanlı istihbarat sistemleri, 150 farklı uçak ve siber savaş kapasitesi) bize çarpıcı bir gerçeği gösterdi:

“Kapitalizm, kaybettiği hegemonyasını yapay zeka ve otonom silahlarla yeniden kurmaya çalışıyor.”

“Neoliberalizmin mimarı”, kapitalizmin öncü gücü ABD, “rıza ve meşruiyet üretemediği” ve kaybetmeye başladığı hegemonyasını artık dünyaya ve toplumlara “silah zoruyla” dayatma döneminin düğmesine bastı.

Dünya, “hukuk, adalet, meşruiyet” arayışını bir kenara bırakıldığı, teknolojik üstünlük ve hakimiyetin ülkelere ve toplumlara dayatıldığı bir döneme geçti.

“Otomasyon fetişizmi” artık savaşın “ahlaki ve hukuki” sorumluluklarını yazılımların arkasına gizleyen bir zırh haline geldi.

Uzun süredir “tekno-kapitalist” öncülerin bize meftunca anlattığı teknoloji bir “özgürleşme aracı” değil, neoliberalizmin can çekişen “hegemonyasını” ayakta tutmak için kullanılan bir "tekno-pranga"ya dönüşmek üzere.

ABD’nin Venezuela saldırısı teknoloji şirketlerinin askeri-endüstriyel komplekse entegrasyonunu, “yapay zeka temelli silahların yarattığı yeni tehditleri” ve toplumsal muhalefet için “acil yeni stratejiler geliştirilmesi gerektiğini” ortaya koyuyor.

OPERASYONUN TEKNOLOJİK ANATOMİSİ: ALGORİTMALAR VE FÜZELER

“Maduro operasyonu”, emperyalist saldırganlığın ve savaşın nasıl bir “yazılım/teknoloji meselesi” haline geldiğini gözler önüne serdi.

CIA, Ağustos ayından itibaren Caracas’a sızdırdığı ajanlar ve gizli drone’larla Maduro’nun “nerede olduğunu, ne yediğini, hangi evcil hayvanlara sahip olduğunu” haritalandırdı ve "yaşam deseni" (pattern of life) oluşturdu. Toplanan devasa veri, yapay zeka sistemleriyle işlenerek Delta Force birliklerine gerçek zamanlı olarak aktarıldı.

Saldırıda kullanılan teknolojiler şunları içeriyordu: RQ-170 Sentinel gizli insansız hava araçları, 150'den fazla savaş ve istihbarat uçağı, F-35 ve F-22 savaş jetleri, siber saldırı kapasiteleri (Caracas’ın elektrik şebekesini devre dışı bırakan), gerçek zamanlı uydu görüntüleme sistemleri ve muhtemelen Palantir gibi şirketlerin veri entegrasyon platformları.

Saldırı sonrası ABD Genelkurmay Başkanı Dan Caine’in açıklaması oldukça çarpıcıydı:

“İstihbarat ekiplerimiz kara unsurlarına gerçek zamanlı bilgiler sağladı; böylece birlikler karmaşık ortamda güvenli şekilde hareket edebildi.”

Bu ifade, savaşın nasıl bir “algoritmik süreç” haline geldiğini gösteriyor. Askerlerin aldığı her karar, yapay zeka sistemlerinin işlediği verilerle şekilleniyor.

SİLİKON VADİSİ'NDEN PENTAGON'A: YENİ ASKERİ-TEKNOLOJİ KOMPLEKSİ

Artık “sivil ve askeri teknoloji” arasındaki sınır tamamen silinmiş durumda.

Palantir, Peter Thiel ve Alex Karp tarafından 11 Eylül saldırıları sonrası ulusal güvenlik şirketi olarak kurulan bir şirket; bugün İsrail'in Gazze’deki soykırımda kullanılan Lavender ve Gospel sistemlerine (daha fazla bilgi için) benzer teknolojiler sunuyor.

Şirketin CEO'su Karp, Teknolojik Cumhuriyet manifestosunda bunu açıkça dile getiriyor: “Teknoloji kapitalizmi, kâr etmenin yanı sıra Batı'nın askeri dünya hakimiyetine hizmet etmekle yükümlü.”

Karp’ın “Batı” olarak tanımladığı yapının “neoliberal sermaye sınıfı” olduğu açık.

Palantir’in CTO’su Shyam Sankar, Meta’nın CTO’su Andrew Bosworth, OpenAI’nin baş ürün sorumlusu Kevin Weil ve Thinking Machines Lab’te danışman ve OpenAI’nin eski baş araştırma sorumlusu Bob McGrew, 2025 yılında “201. Müfreze: Ordunun Yönetici İnovasyon Birliği” kapsamında, Ordu Yedek Kuvvetleri Yarbay rütbesiyle yemin ettiler.

Bu, “sembolik” bir jest değil, “kurumsal” bir entegrasyondu.

SpaceX’in Starlink uyduları ABD ordusunun komuta-kontrol sistemlerinde kullanılıyor. Google ve Amazon’un Project Nimbus sözleşmesiyle İsrail ordusuna “bulut bilişim hizmeti” sunması, bu entegrasyonun global boyutunu gösteriyor.

Andreessen Horowitz’in American Dynamism 50 listesi, bu yeni ekosistemi ve yol haritasını açıkça ortaya koyuyor. Savunma teknolojilerine yapılan girişim sermayesi yatırımları 2014-2023 arasında sekiz kat arttı.

Bu şirketler “hızlı hareket et ve kır” sloganıyla, askeri normları dönüştürerek savaşı bir “startup” mantığıyla yönetiyor.

PALANTIR VE VERİ ENTEGRASYONUNUN KARANLIK YÜZÜ

Palantir’in sunduğu temel hizmet robotlar değil lojistik çözümler: “Askeri sensörler, uydular ve açık kaynak istihbaratın ürettiği devasa veri miktarlarının dinamik toplanması ve analizi.”

Pentagon’un “Project Maven projesi bu dönüşümün mihenk taşını oluşturuyor.

Bundan 3-5 yıl önce bu işbirliği başladığında bazı Google çalışanları askeri entegrasyonlara karşı ayaklandığında, Palantir hızla bu boşluğu doldurdu ve “askeri-yerli” teknoloji şirketlerinin önünü açtı.

Venezuela saldırısında da benzer sistemlerin kullanıldığı açık. Google, Meta ve OpenAI gibi devler, bugün ABD askeri yapılanmasının görünmez omurgasını oluşturuyor.

SpaceX, Starlink uydularıyla operasyonun “kesintisiz iletişimini ve hedeflemesini” sağlarken; Meta ve Google’ın “veri madenciliği” operasyonları, Palantir’in algoritmalarını besleyen “ham maddeyi” (insan verisini) sağlıyor.

CIA’nın topladığı “istihbarat”, anında işlenerek “operasyonel kararlara” dönüştürülüyor. Bu, hedeflerin “algoritmik” olarak belirlenmesi, “insan yargısının” minimize edilmesi anlamına geliyor.

İsrail’in Gazze’de kullandığı Lavender sistemi, erkek hedefleri “20 saniyede onaylamaya” indirgemişti. Venezuela operasyonunun “tereyağından kıl çeker gibi” başarısı, benzer otomasyon düzeylerinin kullanıldığına işaret ediyor.

TRUMP’IN TEKNOLOJİ ŞOVENİZMİ: YENİ HEGEMONYA STRATEJİSİ

Trump’ın saldırı sonrası yaptığı açıklamalar, “tekno-emperyalizmin” ideolojik çerçevesini sunuyor: “Dünyada başka hiçbir ülke böyle bir operasyonu gerçekleştiremez.”

Bu övünme, aynı zamanda devletlerarası ilişkilerde “Tekno-Milliyetçilik” döneminin resmen başladığının ilanı. MAGA hareketinin ideologları için teknoloji artık bir “refah aracı” değil, ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisinin temelini oluşturan Monroe Doktrini’ni dijital çağda yeniden canlandırmayı amaçlıyor.

Trump yönetimi, yüksek teknolojiye dayalı yeni bir “hegemonya 2.0” kurmaya çalışıyor. Bu strateji, sadece rakipleri “askeri olarak yenmeyi” değil, aynı zamanda onları “teknolojik bir bağımlılık ve gözetim” sarmalına hapsetmeyi amaçlıyor.

Bu, devletlerarası ilişkilerde yeni bir dönemin habercisi. Klasik uluslararası “hukuk, egemenlik, diplomatik dokunulmazlık” gibi kavramlar Trump yönetimi için artık geçersiz.

Bir devlet başkanını yatak odasından kaçırmak, “teknolojik üstünlük” adına meşrulaştırılıyor. Venezuela petrolünün ABD şirketlerine devredileceğinin açıklanması ise, bu operasyonun gerçek amacını gösteriyor: “Kaynak hırsızlığı.”

KAPİTALİZMİN KRİZİ VE TEKNOLOJİK ŞİDDETİN YÜKSELİŞİ

Neden şimdi?

Neden bu derece gözü kara saldırganlık?

Yanıt kapitalizmin “yapısal krizinde” yatıyor.

“Neoliberal düzen”, 2008 krizinden bu yana toparlanamadı. Çin’in ekonomik yükselişi, Küresel Güney’in alternatif ittifakları (BRICS+), dolar hegemonyasının gerilemesi, tüm bunlar “ABD kapitalizmini” köşeye sıkıştırıyor.

“Üretim kapasitesini” kaybeden, “borç yükü” altında ezilen ve “toplumsal rızayı” üretemeyen ABD, kaybettiği üstünlüğünü “zorla” ve “teknoloji silahıyla” geri kazanmaya çalışıyor.

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip. Ama sadece petrol değil: “Elektrikli araçlar, rüzgar türbinleri, yarı iletkenler ve yapay zeka için kritik olan nadir toprak elementleri (NTE)” de Venezuela topraklarında bulunuyor.

ABD Güney Komutanı Laura Richardson’ın Kasım 2025’teki açıklamasını anımsamak bile yeterli:

“Konu yalnızca kokain ve demokrasi değil, Batı ordularını ve sanayisini güçlendiren lityum ve nadir toprak elementleri".

Teknolojik şiddet, bu krize verilen yanıt.

Ekonomik rekabette gerilediğinde, kapitalizm askeri üstünlüğe sarılıyor. Yapay zeka ve otonom silahlar, bu yeni hegemonya stratejisinin temel araçları.

Palantir hisselerinin operasyon sonrası yüzde 3,3 değer kazanması, bu mantığın çıplak ifadesi: “Savaş, kâr demektir.”

OTONOM SİLAHLAR VE YENİ SAVAŞ RİSKLERİ

Venezuela operasyonunda henüz “tam otonom silahlar” kullanılmadı. Ama bu, zamana karşı bir yarış. İsrail'in “ilk robotik savaş” olarak tanımladığı Gazze operasyonları, tam otonomiye doğru giden yolun işaretleri. “Yapay zeka sistemleri”, hedef belirleme döngüsündeki “insan müdahalesini” azaltıyor, kararlar “algoritmik önceliklerin” ürünü haline geliyor.

Tam otonom silahların kullanımı, korkunç riskler taşıyor:

Sorumluluk boşluğu (kimin sorumlu olduğu belirsizleşiyor), hata marjının artması (algoritmalar sivil ve asker ayrımını yapamıyor), tırmanma riski (otonom sistemler saniyeler içinde kararlar alarak kontrol dışına çıkabiliyor), demokratik denetimin ortadan kalkması (savaş kararları yazılım şirketlerinin elinde).”

BM Genel Kurulu’nun tam otonom silahları yasaklama girişimlerini ABD ve İsrail gibi ülkeler engelliyor.

“İnsan kontrolü” kavramı ise içi boş bir slogan olmaya başlıyor.

20 saniyede onaylamak “kontrol” mü? Algoritmanın önerdiği hedefi körü körüne takip etmek “yargı” mı?

Tüyler ürpertici bir döngü.

TEKNO-OTOKRASİ TEHDİDİ: TOPLUMLAR İÇİN YENİ RİSKLER

Yapay zeka temelli, “otonom çalışan” yeni nesil silahların, dünya için varoluşsal bir risk oluşturduğu açık. Bu sadece bir “Terminatör” senaryosu değil; toplumsal muhalefetin, daha sokağa çıkmadan algoritmalar tarafından tespit edilip bastırıldığı bir “Tekno-Otokrasi” çağı.

ABD’nin teknoloji temelli bu “yeni hegemonya arayışları”, sadece uluslararası düzeni değil, iç siyaseti de dönüştürüyor.

Eğer teknoloji devleri ve devletler, insanların “tahmini davranışlarını” kontrol edebiliyorsa, demokrasi sadece bir “illüzyona” dönüşür.

Caracas’ta bir devlet başkanını yakalayan “algoritma”, yarın herhangi bir sendika liderini veya savaş karşıtı aktivisti “potansiyel tehdit” olarak işaretleyebilir.

Palantir’in göçmen takibi, kolluk kuvvetlerine hizmetleri ve sağlık verilerini işlemesi, askeri ve sivil gözetimin birleştiğini gösteriyor. Sivil-askeri sınırların silinmesi, İsrail modelinin taklit edilmesiyle, toplumlar giderek “militarize” oluyor.

Musk’ın Venezuela saldırısını “Tebrikler Başkan Trump!” diye selamlaması, “teknoloji oligarşisinin” siyasi duruşunu özetliyor.

Bu şirketler, “seçilmemiş güçler” olarak savaş kararlarını etkiliyor, “demokratik kurumları” bypass ediyor. Trump'ın Kongre'yi operasyondan önce bilgilendirmemesi, demokrasinin nasıl devre dışı bırakıldığının göstergesi.

Bu teknoloji arayışı, toplumların itirazına rağmen yeni nesil “dijital diktatörlüklerin” önünü açabilir. “Verinin mülkiyeti” birkaç dev şirketin elinde toplandıkça, “ülkelerin egemenliği” kağıt üzerinde kalacak, gerçek güç “algoritmaları yazanların” ve o “algoritmaları kiralayanların” elinde toplanacaktır.

Özetle, toplumlar için riskler hazlı artıyor:

“Demokratik katılımın erozyonu, gözetim devletinin genişlemesi (her türlü muhalefet hedef haline gelebilir), karar alma süreçlerinin opaklığı (algoritmalar şeffaf değil, hesap veremez), teknoloji oligarşisinin gücünün artması, askeri mantığın sivil yaşama sızması.”

DEMOKRATİK SOSYALİST STRATEJİ: DİRENİŞ VE ALTERNATİF İNŞASI

Bu distopyaya karşı “demokratik sosyalist” hareket nasıl bir strateji izlemeli?

Öncelikle, “teknoloji fetişizmini” reddetmeliyiz.

Sorun “kötü teknoloji” değil, “kapitalist iktidar” ilişkileridir. Teknoloji “tarafsız” değildir, “kim kontrol ediyorsa”, neye hizmet ediyorsa, o amaçlarla şekillenir.

İLK ADIM: Uluslararası dayanışma. Venezuela saldırısı, tüm “Küresel Güney” için bir tehdit niteliğinde. Eğer ABD bir devlet başkanını böyle kaçırabiliyorsa, başkalarına da yapabilir. Emperyalizme karşı “küresel cephe” şart. Çin'in BM'yi göreve çağırması önemli, ama yeterli değil. BM ve benzeri uluslararası kuruluşların varlığı artık bir kağıt parçasından farksız hale geldi. Sosyal hareketler, sendikalar, sol partiler uluslararası kampanyalar örgütlemeli.

İKİNCİ ADIM: Teknoloji şirketlerinin demokratik denetimi. Yapay zeka ve veri altyapısı, bir avuç milyarderin “özel mülkiyeti” olmaktan çıkarılmalı, “veri tröstleri” ve kamu mülkiyetine dayalı yapılarla halkın denetimine açılmalı. Palantir, Google, Meta gibi şirketlerin askeri projelere katılımına karşı “işçi ve tüketici boykotları” örgütlenebilir. Google çalışanlarının Project Maven'a isyanı ilham verici. Ama benzeri direnişler, sistemli ve küresel bir kampanyanın parçası haline getirilmeli. Teknoloji işçileri sendikalaşmalı ve askeri projeleri reddeden toplu sözleşmeler imzalamalı.

ÜÇÜNCÜ ADIM: Tam otonom silahların yasaklanması için baskı. Küresel düzeyde sivil toplum örgütlerinin, Katil Robotları Durdurun kampanyası güçlendirmeli. Parlamentolar, ulusal yasalarla bu silahları yasaklamalı, bunun için ülkelerde sivil toplum örgütleri iktidarlara baskı oluşturmalı. Uluslararası hukuk, “algoritmik savaşı” suç olarak tanımlamalı. Savaş alanında kullanılan her türlü yapay zeka sistemi, uluslararası denetime tabi tutulmalı ve “otomatik öldürme” tamamen yasaklanmalı.

DÖRDÜNCÜ ADIM: Alternatif teknoloji vizyonu. Tekno-emperyalizme karşı, mutlaka küresel bir “dijital dayanışma ağı” kurulmalı. Venezuela’da kullanılan gözetim araçları yarın Madrid’teki veya İstanbul’daki işçi direnişlerinde kullanılacaktır. Bu nedenle mücadele küresel düzeyde olmalı. Teknoloji, kapitalizmin değil, toplumsal ihtiyaçların hizmetinde olmalı. Kamuya ait, demokratik kontrol altında, şeffaf algoritmalarla çalışan sistemler inşa edilebilir. Savaş değil “sağlık”, gözetim değil “eğitim”, kâr değil “ekoloji” için teknoloji üretilebilir.

BEŞİNCİ ADIM: Kapitalizmin krizine köklü çözüm. Emperyalizm, kapitalizmin krizinin ürünü. Kalıcı barış ve eşitlik için kapitalizmi aşmalıyız. Bu, devasa bir dönüşüm gerektiriyor. “Enerji sektörünün” kamulaştırılması, “silah endüstrisinin” dönüştürülmesi, “kaynakların” demokratik planlaması, “emeğin sömürüsünün” sona erdirilmesi. Bunun için “orta ve uzun vadeli” bir mücadele yürütülmesi gerekiyor.

DİSTOPYADAN ÜTOPYAYA

ABD’nin Venezuela saldırısı bize bir uyarı niteliğinde.

“Kapitalizmin krizi” derinleştikçe, teknolojiye dayalı şiddet daha da artacak. Yapay zeka ve otonom silahlar, emperyalizmin yeni araçları olarak karşımızda duruyor. Eğer durduramazsak bu yolun sonu karanlık: “Sürekli savaş, gözetim rejimleri, tekno-otokrasi.”

Ama “başka bir dünya” mümkün.

“Demokratik sosyalizm”, bu distopyaya alternatif sunuyor.

“Teknolojinin toplumsal kontrolü, uluslararası dayanışma, silahsızlanma, eşitlikçi bir dünya düzeni”.

Bu, “hayalperestlik” değil, “zorunluluk”.

Trump’ın “yalnızca bizde var” diye övündüğü teknoloji, “toplumların ortak mirası”. Kaynaklar, bilgi, yaratıcılık “insanlığın tümüne” ait. Bu kaynaklar “savaş” için değil, “barış” için; “kâr” için değil, “gereksinimler” için; “hakimiyet” için değil, “özgürleşme” için kullanılmalı.

Teknolojiyi, savaşın “öldürme zincirini” hızlandırmak için değil; “çalışma saatlerini” düşürmek, “kıtlığı” bitirmek ve “ekolojik krizi” çözmek için kullanacak bir vizyon geliştirilmeli.

Marx’ın öngördüğü gibi, “otomasyon işçiyi özgürleştirmeli”, onu daha verimli bir “köleye” veya bir “hedef tahtasına” dönüştürmemeli.

Maduro’nun kaçırılması, emperyalizmin çaresizliğinin de göstergesi. “Kapitalizm krizi” derinleştikçe, askeri zorbalığa başvurma hızı ve eğilimi artıyor. Bu, “güçten” değil, “zayıflıktan” kaynaklanıyor.

Rosa Luxemburg’un ünlü “Ya sosyalizm ya barbarlık” uyarısı, bugün hiç olmadığı kadar güncel. Ancak bugünün “barbarlığı”, elinde “kılıçla” değil, elinde “tabletle” dolaşan, kurbanlarını “piksellere” indirgeyen “steril bir barbarlık”.

Trump liderliğindeki ABD’nin Venezuela saldırısı, “bu yeni çağın” ilk büyük hamlesi.

Şimdi bizim görevimiz, direnişi “küresel ölçekte” örgütlemek. Venezuela halkının yanında durmak, Filistin’in özgürlük mücadelesini desteklemek, her yerde emperyalizme karşı çıkmak.

Ve kendi topraklarımızda, “demokratik sosyalizm” için mücadele etmek.

Toplumlar olarak bir dönüm noktasındayız: Ya teknolojinin sunduğu muazzam verimliliği “eşitlikçi, özgürlükçü ve adil bir dünya” kurmak için kullanacağız ya da Silikon Vadisi’nin “algoritmik gardiyanlarının” yönettiği “dijital bir hapishanede” yaşamaya alışacağız.

Distopyayı ütopyaya dönüştürmenin yolu, “teknolojiden korkmak” değil, “teknolojinin mülkiyetini ve kullanım amacını” radikal bir şekilde değiştirmek.

Gelecek, ne “algoritmaların” ne de “tiranların” elinde; o geleceği geri alacak olan, “teknolojiyi kamulaştıracak” ve “demokrasiyi dijital çağa” taşıyacak olan halkların elinde.

Bu geçiş, “kendiliğinden” olmayacak.

“Örgütlü mücadele, strateji, sabır ve kararlılık” gerekiyor.

Ama tarih bizim tarafımızda. Çünkü gelecek, “sermayenin” değil “emeğin”; “savaşın” değil “barışın”; “tahakkümün” değil “eşitliğin” olacak.

Bu “umut”, “eylemle” gerçeğe dönüşebilir.

Şimdi “harekete geçme” zamanı.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.