ABD, Macaristan, İtalya, Hindistan, Arjantin, Türkiye…
Yakında İngiltere, Fransa, Almanya ve daha birçokları…
Giderek artan bir oranda zihinlerde aynı soru beliriyor: “Otoriterleşen iktidarlar seçimle gönderilebilir mi?”
Kâğıt üzerinde yanıt naif bir bakışla “evet” gibi görünüyor.
Ama “gerçeklik” artık bu naiflikten epey uzaklaşmış durumda.
Bu soruyu sormak ve gerçekliğe karşılık gelecek ve yanıt olacak bir “çözüm” üretebilmek hepimiz için “hayati bir mesele”; dahası bir meseleye dönüştürmek zorundayız.
Bu soru o kadar hayati ki ülkemiz dahil dünyanın her yerinde derinleşen “ekonomik, toplumsal ve siyasi” krizden “demokratik bir çıkış” kapısı bulup bulamayacağımızı da belirleyecek.
Bu soruyu ve vereceğimiz yanıtı bizim için özel kılan yön ise bugün CHP’nin iktidarın yargı kuşatması karşısında yürüttüğü mücadele etrafında düşünmek ve izlenen stratejinin, yol ve yöntemlerin ülkemizi ve halkımızı demokratik bir kurtuluşa götürüp götürmeyeceği...
CHP lideri Özgür Özel başta olmak üzere, parti yönetiminin gerek yargısal süreçlerle ilgili yürüttüğü mücadele stratejisi, gerekse merkezine “seçimlere” ve “sandık gününe” odaklanmış iktidar değişimi hedefli yol haritasının ne derece gerçekçi ve başarıya götürecek bir strateji olduğunu da tartışmamız gerekiyor.
Öncelikle hepimizin “kavraması” gereken bir “gerçekliği” görmeliyiz…
Tonu her geçen gün artan “otoriterleşme”, yalnızca bir liderin (iktidarın) “sertliği”, bir partinin “eğilimi” ya da bir “seçim kampanyasının başarısı” değil; “neoliberal düzenin” ürettiği toplumsal yıkımın, siyasetin merkezini yıllardır işgal eden “ideolojik çoraklığın” ve kitlelerle siyaset arasındaki “bağın” çözülmesinin sonucu.
Yani bugün yüzleşmek zorunda kaldığımız “otoriterleşme”, kriz anlarında ortaya çıkan bir “sapma” değil, krizi yönetmenin “yeni biçimi”.
Ve bu biçim, sandığı ortadan kaldırmadan da demokrasiyi içten içe boşaltabilir.
Öyle de oluyor, gün be gün…
KAPİTALİZMİN KRİZİ VE OTORİTERLEŞEN "YENİ SAĞ"
2008 finansal kriziyle birlikte neoliberalizmin “herkes için refah” vaadi (daha doğrusu masalı) çöktü. Kuvvetli bir “sanrı ve yanılsama” yaratmıştı, ama “finansal yağma düzeninde” anlatı ve ideolojik tasarım yerle bir oldu.
Ancak bu çöküş, kendiliğinden “sol bir dalga” yaratmadı.
Aksine, sistemin yarattığı “güvencesizlik, gelecek kaygısı ve derinleşen yoksulluk”; ABD’de Trump, İtalya’da Meloni, Macaristan’da Orban, Hindistan’da Modi gibi figürlerin iktidara tırmanışına, ya da iktidarlarını sağlamlaştırmasına zemin hazırladı.
Neoliberalizm, “kamusal olanı” tasfiye ederken toplumu “atomize” etti; “dayanışma ağlarını” parçaladı. Bu atomize olmuş, yalnızlaşmış (bireyselleşmiş) kitleler, kapitalizmin yarattığı öfkeyi sistemi değiştirecek bir “sınıf bilincine” dönüştüremeyince, otoriter liderlerin sunduğu “sahte güvenlik” ve “nostaljik kimlik” siyasetine sığındı.
ABD ve Avrupa’da gördüğümüz “otoriterleşme” eğilimi, kapitalizmin bir “anomalisi” değil, bizzat “hayatta kalma” refleksinden ibaret.
“Sermaye birikim rejimi” tıkandığında, neoliberalizm artık “demokrasi lüksünü” taşıyamaz hale geldi.
1945-1975 arasında “emek ve sermaye” arasında uzlaşı (denge) yaratan “refah devleti”, 1980’den itibaren Reagan ve Thatcher’ın neoliberal saldırısıyla yıkıldı. Sonraki süreçte “merkez sağ” ve “merkez sol”, aynı “neoliberal dogmalara” teslim olduğu için kitlelerin gerçek sorunlarına çözüm üretilemedi, siyasetin merkezi bir “teknokrasi vitrinine” dönüştü.
TEKNO-OTOKRATLAR VE SİLİKON VADİSİ İŞBİRLİĞİ
2000’li yıllardan sonra (özellikle 2020’den itibaren) bu “otoriterleşme” dalgasının en tehlikeli bileşenlerinden biri “teknoloji kapitalizmi” ve “tekno-otokratlar” oldu.
Elon Musk, Peter Thiel, Alex Karp gibi tekno-otokratlar, artık sadece “ekonomik güç” değil, siyasi alanı manipüle eden birer “aktör” haline geldi.
Donald Trump ve benzeri figürlerin bu isimlerle kurduğu “organik bağ”, elbette “tesadüfi” değil. “Algoritmaların” yönettiği bir kamuoyu, “dezenformasyonun” bir silah olarak kullanıldığı sosyal medya mecraları ve “büyük verinin” (big data) kitle kontrol aracı haline gelmesi, otoriterleşmeyi “dijital bir zırhla” donattı.
Teknoloji, neoliberalizmin vaat ettiği “özgürlüğü” değil, daha derin bir “işsizliği” ve “gereksizleşen insanlar” sınıfını yarattı. Yapay zeka ve otomasyonun zemin hazırladığı bu tehdit, geniş kitlelerdeki “yerinden edilme ve gelecek” korkusunu tetikledi; bu korku da otoriter liderlerin “dış mihraklar” veya “göçmenler” üzerinden kurduğu nefret diline “yakıt” sağladı.
NEOLİBERAL HEGEMONYA ALTINDA MUHALEFET
Dünya genelinde (Türkiye dahil) muhalefetin en büyük açmazı, otoriterleşen iktidarın kurduğu “neoliberal oyun sahasının” dışına çıkamaması; merkez siyasetin “felç” geçirmesi…
Örneğin, ABD’de yapılan son araştırmalara göre, 2024 seçiminde Trump’ın etrafında toplanmış olan “işçi sınıfı”, iktidarının daha birinci yılında Trump’tan uzaklaşıyor olmasına karşın, otomatik olarak Demokrat Parti’ye (muhalefete) yönelmiyor.
Aksine, neoliberal politikaların savunucusu olarak görülen, seçkinci bir dil kullanan “merkez sol” (ABD’de bunlar liberal olarak tanımlanıyor) yapılar, kendi “tarihsel tabanlarını” kaybediyor.
İşçiler ya siyasetten tamamen kopuyor ya da “establishment” (yerleşik düzen) karşıtı bir söylem kullanan “aşırı sağ popülistlerin” peşine takılıyor.
İngiltere’de Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi’nin sağcılaşarak tarihsel tabanından uzaklaşması, Fransa’da Macron’un “ne merkez, ne sağ, ne sol” diyen teknokratizminin faşist Le Pen’in önünü açması, İtalya’da Meloni’nin neoliberal bir ekonomi programını faşist bir sosla sunarak iktidar olması bu felcin göstergeleri.
Siyasetin merkezi, neoliberal zihniyetle öyle bir “işgal” edildi ki, halka sunulan seçenekler “kötü” ile “daha az kötü” arasında sıkıştı.
Haliyle bu durum, “toplum” ile “siyasi yapılar” arasında “derin bir kopuşa” neden oldu.
CHP’Yİ BEKLEYEN TEHLİKE: SANDIK FETİŞİZMİ
Türkiye’de de benzer bir tablo hakim.
AKP’nin kesintisiz 24 yıldır süren iktidarı, sadece “baskı mekanizmalarıyla” değil, muhalefetin oluşturduğu “ideolojik boşlukla” da tahkim edildi.
CHP ve diğer muhalefet partileri uzun süredir mücadeleyi sadece “seçim gününe” indirgeyen bir strateji izledi.
Oysa otoriter bir yönetim, sadece “seçimle” değil, hayatın her alanında kurduğu “tahakkümle” ayakta kalıyor.
Belediye başkanlarına (başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere) yönelik yargısal darbeler, kayyum atamaları ve anayasal ihlaller, sadece hukuki değil, “siyasi ve sınıfsal” saldırılar.
Bu saldırılara karşı sadece “miting düzenlemek” ve “sandığı” işaret etmek “kitleleri pasifize etmekten” başka bir işe yaramıyor.
TEK ÇIKIŞ YOLU
Oysa, saplandığımız bu buhrandan çıkışın yolu, neoliberalizmin sınırları içerisinde kalarak yapılacak bir “restorasyon” değil; krizin “yapısal ve sınıfsal” karakterini merkeze alan “yeni bir siyasi program” üretmek...
Bu program; yoksullaşan kitlelerin, prekaryanın (güvencesiz çalışanların), işsizlerin ve geleceği çalınan gençlerin somut sorunlarına (barınma, gıda, eğitim, sağlık) “radikal çözümler” sunmalı.
Ne yazık ki CHP’nin eylül ayında açıkladığı yeni siyasi programı ve Mart ayı başında kısmen paylaştığı iktidar icraat vaatleri bir takım “ışıltılar” içerse de bu “radikal çözüm” niteliğinden uzak ve “yapısal ve sınıfsal” karakterden yoksun…
Ayrıca siyaset, sıkıştırıldığı televizyon stüdyolarından ve sosyal medya tartışmalarından çıkarılıp mahallelere, fabrikalara, tarlalara ve üniversite kantinlerine taşınmalı.
Eğer sol, “sınıf siyasetini” terk edip (arka plana atıp) sadece “kimlikler” veya “kurumsal demokrasi” üzerinden bir dil kurmaya devam ederse, “otoriterliğin kitle desteğini” kırması mümkün olmayacak.
CHP lideri Özgür Özel’in miting meydanlarında haykırdığı, “sosyal demokratlar, milliyetçi demokratlar, Kürt demokratlar, muhafazakar demokratlar” söylemi, iktidar karşısında halkı birleştirmeyi hedefleyen “kimlik siyaseti” retoriğinden ibaret. Bu, CHP’ye “ahlaki ve etik” bir güç ve sempati yaratsa da, kitleleri “mobilize” edecek, iktidara karşı ortak bir “eylem” içerisinde buluşturacak unsur ve imkân değil.
SINIFSAL PERSPEKTİF OLMADAN UMUT YEŞERMEZ
“Sandık”, demokratik bir araç olarak kuşkusuz önemli, ancak otoriter yönetimler altında sandık, her türlü “manipülasyona, baskıya ve eşitsiz rekabete” açık demektir.
Otoriterlik, “demokrasinin dış düşmanı” olmaktan çok, yalnızca neoliberal demokrasinin “iç çelişkisini” çıplaklaştırır.
Sandık kalır, ama sandığın “anlamı” aşınır.
Parlamento kalır, ama “etkisi” azalır.
Muhalefet partileri kalır, ama “toplumla bağları” gevşer.
Sonunda “siyaset”, kitlesel umut üretmek yerine “pasif bir ritüele” dönüşür.
Seçim günü gelir; ama seçim günü, “toplumsal örgütlenmenin” yerini tutamaz.
Zaten uzun süredir olan ve “maruz kaldığımız” gerçeklik de bu…
Kitlelere umut verecek olan şey, sadece “sandıktaki sayısal üstünlük” değil, seçimden sonra kurulacak olan “yeni yaşamın” niteliğidir.
Gelecek umudu, neoliberalizmin “parası olanın yaşadığı” düzenine karşı, “insan olmaktan kaynaklanan hakların” savunulduğu “sınıfsal bir perspektifle” mümkün.
SANDIK ÖNEMLİ, AMA TEK BAŞINA YETMEZ
Türkiye’de de aynı yapı farklı biçimlerde işliyor.
CHP’nin “seçim ve sandık” merkezli mücadelesi elbette önemli; çünkü baskı altındaki bir muhalefet için seçim, hâlâ “meşruiyetin” görülebilir tek sahası.
Fakat yalnızca “seçim gününe odaklanan” bir hat, otoriter bir düzeni yenmek için “yetersiz” kalacaktır.
Ekrem İmamoğlu etrafında yoğunlaşan “yargısal baskı”, neredeyse her hafta yenileri eklenen belediyelere dönük “müdahaleler” ve CHP’li yerel yöneticilere yönelik “soruşturmalar”, iktidarın sandığı değil, sandıkla birlikte “kentsel iktidarı”, “yerel ağları” ve “muhalefetin liderliğini” de hedef aldığını gösteriyor.
Bu tablo, seçim gününe “kutsallık” ve değişimi sağlayacak “an” olarak görmenin ne kadar yetersiz olacağını gösteriyor.
Otoriter rejimler, seçimleri bir “nihai karar anı” olmaktan çok, baskı mekanizmalarının üzerine örtü çekebilecekleri bir “takvim” unsuru olarak kullanabilir.
Şu ana kadar yaygın olarak olan da bu…
Miting düzenlemek, tepki göstermek, meydanları doldurmak önemli; ama bunlar bir “toplumsal programın”, “sınıfsal bir ittifakın” ve gündelik hayatta örgütlenen bir “dayanışma ağının” yerine geçemez.
“Seçim günü”, demokratik mücadelenin eşiklerinden biridir; fakat “esas mücadele”, o güne kadar ve o günden sonra, “mahallede, işyerinde, okulda, sendikada, belediyede, konutta ve gündelik hayatın her alanında” yürütülür.
SOLUN ASIL GÖREVİ: SINIFI YENİDEN SİYASETİN MERKEZİNE KOYMAK
Bugün solun önündeki “en temel görev”, krizin “sınıfsal karakterini” görünür kılmaktır.
Yoksullaşan, güvencesizleşen, borçlanan, barınma kriziyle boğuşan, teknolojik dönüşüm nedeniyle geleceği belirsizleşen milyonları yalnızca “seçmen” olarak değil, “siyasal özne” olarak görmek gerekiyor.
Çünkü yeni bir toplumsal blok, “soyut halk kavramıyla” değil, emekçiler, gençler, kadınlar, kent yoksulları, güvencesiz çalışanlar ve kamusal hizmetlerden mahrum bırakılanlar etrafında kurulabilir.
Bunun için de “sınıf temelli siyasi program” gerekir.
Ücret, barınma hakkı (konut), enerji, ulaşım, kamusal eğitim ve sağlık, sendikal haklar, dijital kamusallık ve teknoloji üzerindeki demokratik denetim; bir sol programın “süsü” değil, “ana omurgası” (iskeleti) olmak zorunda.
Sadece otoriter lidere karşı çıkmak yetmez; insanların “yarın ne değişecek?” sorusuna “somut” yanıt verilmeli.
Aksi halde muhalefet, “tepkisel” kalacak; tepkisel kalan siyaset ise kitleleri “mobilize” edemeyecek… Bugüne kadar yaşadığımız onlarca örnekteki gibi…
AŞAĞIDAN YUKARIYA YENİ BİR İNŞA
Bugün anlamamız gereken gerçek şu:
“Otoriterleşen” iktidarları yenmek için eski nesil “serbest seçim” illüzyonuna bel bağlamak, yeni ve daha büyük bir hüsrana şimdiden kapı aralamak demek. Keza, otoriterleşen iktidarları yenmek, yalnızca “seçim teknikleriyle” çözülecek bir sorun değil.
“Serbest ve özgür seçimler” elbette vazgeçilmez ve “savunulmaya” devam edilmeli; ama sandık, “kendi başına” demokrasi üretmez.
Hatta otoriterleşmiş bir siyasal düzende sandık, “baskı, medya manipülasyonu, yargı mühendisliği ve toplumsal korku” altında kolayca işlevsizleştirilebilir.
Korkarım Türkiye’de CHP başta olmak üzere toplumsal muhalefet “bu tuzağın” içinde ilerliyor.
Tarihin bize defalarca gösterdiği gibi, “otoriter rejimler” ancak toplumsal muhalefetin hayatın her alanında örgütlendiği, kitlelerin “seyirci” olmaktan çıkıp “tarihsel özne”ye dönüştüğü anlarda sarsılırlar.
Demokrasiyi kurtarmak için önce onu neoliberalizmin elinden kurtarmalıyız.
“Çözüm”, aşağıdan yukarıya, gündelik yaşamın içerisinde “dayanışma ağlarını” kurmaktan; işçiyi işçiyle, çiftçiyi çiftçiyle, esnafı esnafla, komşuyu komşuyla ortak bir “sınıfsal çıkar” etrafında buluşturmaktan geçiyor.
Siyaset bir “temsil” meselesi olmaktan çıkıp bir “eylem” meselesi haline gelmeli.
Eğer muhalefet, derin ekonomik krizin altında ezilen kitlelere “yeni bir dünya” vaat edemezse; “sandık”, otoriterliğin kendini onaylattığı bir “mühür” olmaktan öteye gitmeyecektir.
Şimdi zaman varken, sadece seçimlere değil, toplumun kılcal damarlarına odaklanmalı ve demokratik sosyalist bir iradeyle “başka bir dünya mümkün” diyen “kitle hareketi ve toplumsal muhalefet” inşa edilmeli.
Eğer mümkünse bunu CHP yapabilmeli!
“Kurtuluş”, sandıkta başlayan değil, sokakta, tarlada, fabrikada, hayatın tam içinde kurulan “o güçlü iradenin” sandığa yansımasıdır.
İşte o zaman “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” haykırışı bir “slogan” olmanın ötesine taşarak “ete kemiğe” bürünecektir.