SON DAKİKA
Hava Durumu

Onların ‘POS cihazı’, bizim ‘hayatımızdan’ daha değerli!

Yazının Giriş Tarihi: 28.04.2026 22:55
Yazının Güncellenme Tarihi: 28.04.2026 23:08

İktidar temsilcilerine ve çevrelerine bakınca bazen “aklımızla alay ettiklerini” düşünüyorum.

Telaşla diyorlar ki, “Kapatılan kamu hastanesi yok, atıl durumda ve işlevini yitirmiş birtakım taşınmaz var!”

Ne kadar basit ve sıradan değil mi?

Bir çırpıda dile getirdikleri “işlevini yitirmiş” tanımlaması yüzbinlerce insanın en temel evrensel hakkı olan “sağlığa erişim” hakkı!

Oysa binlerce insan için biten bir “işlev”, bir avuç insanın kârına kâr katmasının “işlevi” haline dönüşebiliyor!

Ama bu cesaretlerinin de elbette bir tarihi, bir arka planı var.

Durup dururken gelmedik bu hallere!

ÖZAL BAŞLATTI, ÇİLLER YOLUNU DÖŞEDİ, AKP TAMAMLADI

Tansu Çiller, 24 Kasım 1994’te Özelleştirme Yasası’nın Meclis’ten geçmesinin ardından yaptığı o meşhur konuşmada, kamusal hizmetleri işaret ederek, “Türkiye, coğrafi bölgesindeki son sosyalist devlet olmuştu. Biz onu yıktık” diyerek coşkuyla konuşuyordu.

Elbette Türkiye sosyalist bir devlet değildi, ama 32 yıl sonrasını, yani bugünü görünce Türkiye o zamanlar epey “sosyal bir devletti”.

“Biz” derken de tabi ki Çiller, aile efradı ya da üç beş partili arkadaşını kastetmiyor, temsilcisi olduğu “küresel ve işbirlikçi yerli sermayenin” adına konuşuyordu.

Tansu Çiller’in “sosyal devlete” yönelik başlattığı bu saldırı tarihe “5 Nisan Kararları” diye geçen büyük bir ekonomik krizin ardından geldi ve ne yazık ki Çiller’in kamusal yapıları yıkmaya yemin ettiği sırada yan koltuğunda koalisyon ortağı SHP’nin lideri Murat Karayalçın oturuyordu. (Sol yıllardır niye iktidar olamıyor, diye dertlenenlere onlarca örnekten küçük bir dipnot olarak aktarıp geçeyim.)

Çiller ve Karayalçın birlikte neler mi yaptılar?

TL’yi bir günde yüzde 40 devalüe ettiler. Bir sürü ek vergi getirdiler; kamu yatırım ve harcamalarını azalttılar; memur ve işçi maaşlarını dondurarak, reel ücretleri düşürdüler; tarım sübvansiyonlarını kaldırdılar.

Kendi elleriyle yarattıkları krizi, her defasında olduğu gibi yine halkın üzerine boca ettiler.

Ve tabi ki, Turgut Özal’ın yarım bıraktığı Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nin (KİT) kapatılması veya hızlıca özelleştirilmesi için düğmeye bastılar.

“Piyasa ve serbest rekabet iyiymiş, her derdi çözermiş! Pehhh!”

1994 yılı içinde Uluslararası Para Fonu (IMF) ile imzalanan stand-by anlaşması ile tüm ipleri “neoliberal dalganın” ve “küresel sermayenin” eline verdiler.

KİT’LERİN YÜZDE 88’İNİ AKP SATTI

Çiller’in 1993-1996 arasındaki iki ayrı koalisyon hükümetinde Teletaş, Çinkur, AEG-ETİ AŞ, Pancar Motor, SEK, YEMSAN, Konya Şeker Fabrikası, Et ve Balık Kurumu, birçok çimento fabrikası, HAVAŞ, TURBAN gibi kamu işletmeleri satıldı. Türk Telekom ve PTT’nin yapısı yasal olarak özelleştirilmeye hazır hale getirildi, Petrol Ofisi ve PETKİM gibi kurumların lojman, bina ve arazileri satıldı.

Ama 2002’de başlayan AKP dönemiyle mukayese edildiğinde Tansu Çiller’in “sosyalist devlet” dediği, ama “sosyal devletin” parçaları olan “kamu iktisadi kuruluşlarının” esas yağması AKP döneminde yaşandı.

1986’da Turgut Özal ile başlayan özelleştirme talanının yüzde 88’i AKP döneminde gerçekleşti.

Bakın hangi işletmeler kamunun elinden çıkarıldı:

“TÜPRAŞ, ERDEMİR, İSDEMİR, PETKİM, SEKA, Eti Alimünyum ve Eti Bakır, Türk Telekom, TEKEL, çok sayıda liman, elektrik dağıtım şebekeleri (TEDAŞ), çok sayıda termik ve hidroelektrik santraller, şeker fabrikaları, Sümer Holding tesisleri, Halkbank ve Vakıfbank (hisse halka arzı), Başak Sigorta.”

AKP döneminde toplamda 200'den fazla kamu kuruluşu ve bu kuruluşlara ait binlerce taşınmaz (arazi, bina) yağmalandı.

Kamuya hizmet eden devletin elinteki “tekel” niteliğindeki işletmeler, kamudan alınarak “özel tekellere” dönüştürüldü.

YURTTAŞ “MÜŞTERİYE”, SAĞLIK HİZMETLERİ “ÜRÜNLERE” DÖNÜŞTÜ

Ama en dramatik gelişme “sağlık ve ulaşım” alanındaki özelleştirmelerde yaşandı.

Küresel neoliberal yağma düzenin icat ettiği Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) (veya İngilizce adıyla Public-Private Partnership - PPP) adıyla bir yapı kuruldu ve soygun düzeninin taşları döşendi.

2003’te “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adıyla kamunun (devletin) rolü “hizmet sunandan”, “denetleyen ve hizmet satın alan” pozisyonuna dönüştürülerek sağlık hizmetleri trajik biçimde “piyasalaştırma” sürecine sokuldu.

Kara propaganda ile devlet ve SGK hastanelerini lanetleyen, SGK’nin içini boşaltarak hizmet sunamaz hale getirenler kamu hastanelerinde yemekhane, tomografi gibi hizmetlerin “piyasadan” alınmasıyla başlattıkları süreci, SGK’nin özel hastanelerden hizmet satın almasıyla genişleterek “sağlıktaki özelleştirmeyi” derinleştirdiler.

Suyun yavaş yavaş ısıtılması gibi, her eşikte doğrudan cebinden ve genel bütçe üzerinden halkın gelir ve refahından bir avuç şirkete servet transferi hızlandırıldı.

Bu arada, İngiltere merkezli geliştirilen “şehir hastanesi” modelini küresel şirketler ve fonlarla Türkiye’ye taşıyarak, adı “kamu hastanesi” ama tüm işletme modeli “özel şirketten” farksız bir modelle Tansu Çiller’in 30 yıl önceki hayallerini zirveye taşıdılar, sağlık hizmetlerini tamamen piyasalaştırdılar.

Neredeyse tüm kentlerde kent merkezlerindeki kamu hastanelerini kapattılar ve insanları kilometrelerce ötedeki hastanelere mahkûm ettiler.

Şehir hastanelerinde doktora erişememe, sağlık personeli yetersizliği, görüntüleme hizmetlerinde randevu alınanaması, yoğun bakım ve ünite yetersizliği gibi fiili durumlarla insanlar özel hastanelere esir edildi.

Hekimler başta olmak üzere sağlık çalışanlarının çalışma koşulları ağırlaştırılarak bir köle gibi özel sektörün kucağına itildi; “hekim güvencesinin” yerini, “performans kriterleri” gibi sermayedarına kâr sağlayacak bir çalışma kültürü dayatıldı.

Yurttaş iki kanaldan aynı anda soyulmaya başlandı.

Özel hastaneler hasta için hem SGK’dan hem de yurttaştan tonlarca para tahsil eder hale geldi. Kamusal bir hizmet olan sağlık piyasaya terk edilince, sistemin ürettiği “adaletsizlik ve arızaları” da yine piyasa içinde “kâr kalemine” dönüştürecek “tamamlayıcı sigorta” gibi ucube modeller gelişti.

Engelleyici ve düzenleyici otorite olmayınca bu da yeterli olmadı ve “tamamlayıcı sigortanın tamamlayıcısı” modellerine geçilerek yeni soygun kalemleri ve modelleri icat edilmeye başlandı.

Yurttaş “müşteriye”, sağlık hizmetleri “ürünlere” dönüştü.

Yurttaş hem SGK’ya, Emekli Sandığı’na prim ödeyerek hem de özel sigortaya para yağdırarak sağlık hizmetine ulaşabilmenin derdine düştü.

Hekimin vicdanı, halkın onurluca sağlık hizmeti alma hakkı “piyasaya koşullarına” terk edildi.

Yurttaş elini cebine atmadan hekimin odasından çıkıp kan vermeye, röntgene gidemez oldu.

‘İŞLEVSİZ’ OLAN BİNALAR DEĞİL ‘HAYATLARIMIZ’

Şimdi özel hastane işetmecilerinin çizdiği siyasi perspektifle “altın vuruşa” hazırlanıyorlar; Bursa’da eldeki son kamu hastanesi ve hizmetlerini de tarihe gömmeye hazırlanıyorlar.

Malum, 16 Mart ve 24 Nisan tarihlerinde Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanı kararlarıyla Bursa’da sağlık alanları satışa çıkarıldı.

İlk kararda, Bursa’dan Nilüfer (FSM’deki hastane alanı), Yıldırım ve Yenişehir ilçelerinde bulunan taşınmazlar da yer aldı; ikinci kararda ise bu sürecin genişletilerek, Memleket Hastanesi yerleşkesi, Bursa Ağız ve Diş Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi arazisi, Mustafakemalpaşa’daki 7 nolu Tepecik Aile Sağlığı Merkezi, Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi ve AOS Hastanesi ek hizmet alanı olarak bilinen bölge özelleştirme kapsam ve programına alındı.

Kent merkezlerini özel hastanelerle doldurup kamu hastanelerinin kapısına kilit vuran, “tadilat yapıyoruz yeniden açacağız” masallarıyla halkı yıllarca yanıltan iktidar çevrelerine sorsanız, kapatılan kamu hastanesi ve tesisi yok, yalnızca “atıl durumdaki” tesisler var.

“Söz konusu karar; fiilen kullanılmayan veya işlevini yitirmiş taşınmazların yeniden değerlendirilmesine yönelikmiş. Listede yer alan ve sağlık hizmeti sunulan kurumlara ait taşınmazlar korunacakmış. Bu taşınmazlar içinde yer alan yalnızca atıl durumdaki kısımlar ifraz edilerek değerlendirilecekmiş.”

Evet, anlıyorum, elektriğe, doğalgaza “zam” değil, “fiyat ayarlaması” diyen zihniyet için, Memleket Hastanesi’nin hali ancak “atıl durum” ve “işlevini yitirmiş” taşınmaz oluyor!

Hani Türk filmindeki o meşhur replikteki gibi: “Ağam bizimle eğleniyir!”

Oysa biliyoruz ki, onların “POS cihazları” bizim “yaşam hakkımızdan” daha değerli!

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.