Türkiye, bir yılı aşkın bir süredir adeta bir “rejim konsolidasyonu” sürecinin pençesinde kıvranıyor.
AKP iktidarı, 31 Mart 2024 Yerel Seçimleri'nin yarattığı yerel yönetim haritasını ve siyaseti, “yargı ve güvenlik bürokrasisinin” sopasıyla yeniden dizayn etmeye çalışırken, ana muhalefet partisi CHP ise bu kuşatmayı “meydanlarda” göğüslemeye çalışıyor.
Ancak bugün sormamız ve üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gereken soru şu:
“Meydanlardaki öfke, sarayın duvarlarını yıkmaya yeter mi, yoksa bu öfke sadece bir deşarj mekanizması olarak mı kalıyor?”
CHP’nin bir yıldır öncülük ettiği bu mücadele gerçekten “iktidarı geriletmeye ve değiştirmeye” yöneliyor mu?
Yoksa iktidarın sindirebileceği, yönetebileceği, hatta uzun vadede kendi meşruiyet söylemine malzeme devşirebileceği bir “kontrollü muhalefet alanı” mı oluşturuyor?
CHP, değerli zamanını ve enerjisini yanlış bir strateji için mi harcıyor?
Eğer yazının sonunu beklemeden, kestirmeden, hızlıca bir yanıt isterseniz, meselenin sadece bir “sandık güvenliği” veya “hukuka dönüş” çağrısı olmadığını, aksine bir “iktidar ve örgütlenme modeli” kriziyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.
CHP, bir yılı aşkın süredir antidemokratik müdahalelere, özellikle belediyelere atanan kayyumlar ve siyasi operasyonlar zincirine karşı “mitingler” ve “meydan buluşmaları” ile yanıt veriyor.
Kabul, meydanlara çıkmak önceki CHP yönetimlerine göre önemli bir “siyasi sıçrama” ve cesur bir adım. Ayrıca bu buluşmalar, partinin ve toplumun “haklılık meşruiyetini” göstermesi açısından kuşkusuz güçlü bir fotoğraf veriyor.
Ancak iktidar cenahından bakıldığında, CHP'nin miting politikasından “gerçek anlamda” rahatsız olduğunu, bu yöntemi “tehdit edici” bulduğunu düşünmek siyasi bir yanılsama. Hatta iktidar, bu manzarıyı bir “tehdit” değil, “yönetilebilir bir gerilim” olarak algılıyor.
AKP iktidarı, “taban örgütlenmesi” olmayan, gündelik yaşamın üretildiği fabrikalara, tarlalara ve mahalle dayanışmalarına “eklemlenmemiş” bir muhalefeti “meydanlarda” tutmaktan rahatsız değil; bakmayın siz arada Özgür Özel ile Erdoğan arasındaki “Ankara merkezli siyaset” tartışma ritüellerine…
Aksine, halkın biriken enerjisinin belirli zamanlarda meydanlarda boşalması, “kontrol edilebilir bir muhalefet” iklimi yaratıyor.
Bunun nedeni ise yapısal: “Meydanlar fotoğraf ve söylem üretiyor, iktidar ise kurumsal ve örgütsel güç.”
Oysa muhalefetin böyle bir “kurumsal ve örgütsel gücü” yok ve iktidar da bunu gayet iyi biliyor.
Meydanlara bakıp geri adım atmak, ancak o meydanların arkasında “üretimden gelen gücün” ve sürekliliği olan bir “halk örgütlenmesinin” olduğu durumlarda mümkün olabilir.
“Yargıyı” fiilen elinde tutan, “güvenlik bürokrasisini” sistematik biçimde sadakatine göre ödüllendiren, “medya ekosisteminin” ezici çoğunluğunu denetim altında tutan, “seçim sandığının” çevresini onlarca yıllık örgütsel ağlarla saran, “devlet kaynaklarını” siyasi mobilizasyon için kullanan bir iktidar; “miting coşkusuna” aylarca, yıllarca dayanabilir.
Çünkü o coşkuyu gündelik siyasi gerçekliğe, kalıcı “örgütsel güce” ve “somut toplumsal baskıya” dönüştürecek “taban örgütlenmesi” karşısında yok.
Evet, mitingler haklılığı gösterir, itirazı görünür kılar, muhalefet tabanının morali için kritik bir işlev üstlenir. Ama “haklılık”, örgütlü güce dönüşmeden “iktidarı değiştiremez”.
Tarihin kitaplığı öğretici kaynaklarla dolu…
Otoriter iktidarlar “kalabalıkları” dağıtabilir, “gündemlerini” değiştirebilir, “baskı stratejisiyle” sokak enerjisini tüketebilir.
Bunlara karşı dayanıklı olan; “her gün, her mahallede, her işyerinde yeniden üretilen siyasi organizasyon ve örgütsel bağdır”.
Bugünün CHP siyaseti ise ne yazık ki halkı “izleyici” veya “alkışçı” konumuna indirgeyen, karar süreçlerinden dışlayan, yukarıdan aşağıya bir modelle malûl.
Onlarca yıldır olduğu gibi…
“Yeni yüzü” Özgür Özel ile bir siyasi sıçrama yapıp meydanlara çıkma cesareti gösterebilmiş olsa bile…
Aynı “sözlerle”, aynı “ritüellerle” düzenlenen mitingler, iktidarı geriletmekten ziyade, toplumda bir süre sonra “kanıksama” ve “etkisizlik” hissi yaratarak motivasyon kaybına yol açma riski taşıyor.
Sanırım, bir yıllık sürecin ardından şu sıralar buna ilişkin epey emare belirmiş durumda; muhalif medya temsilcilerine, hatta eş dost sohbetine bile kulak vermeniz yeterli…
“Hukukla sınırlanma” imkanı tamamen ortadan kalkmış, “yargı ve güvenliği” kendi ideolojik aygıtı haline getirmiş bir iktidarın çizdiği koridorda yürüyoruz.
Bu koridorun sonunda bir “sandık” var, evet; ancak o sandığa gidene kadar iktidar, muhalefetin her türlü hareket alanını “daraltma”, liderlerini “tasfiye etme” ve halkın iradesini “kayyumlar” yoluyla gasp etme gücünü fütursuzca kullanıyor.
Böyle bir tabloda, sadece “seçim gününü” bekleyen, “sabır” telkin eden bir siyasetin hayat bulması ve ayakta kalması mümkün değil.
İktidarı değiştirecek “dinamikler”, sandık başına gidildiğinde “mucizevi” bir şekilde ortaya çıkmaz; o dinamikler bugünden, “sokakta” ve “üretim alanlarında” kurulacak mevzilerle örülür.
Eğer muhalefet, “yargının ve bürokrasinin” mutlak gücüne karşı “toplumsal bir direnç odağı” inşa edemezse, seçim günü geldiğinde iktidarın “oyun kurucu” olduğu bir zeminde sadece “tasdik memuru” konumuna düşebilir.
Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin yakın tarihi bu “tasdik memurluğunun” çok sayıda örneğiyle dolu.
Ayrıca, Türkiye'deki baskı iklimini analiz ederken, bu siyasi gerçekliği tahkim eden küresel siyasetin iç karartıcı manzarasını da göz ardı edemeyiz.
Başta ABD olmak üzere küresel güçler, kapitalizmin derinleşen krizi ve Ortadoğu’daki ABD-İsrail- İran arasındaki savaşla da zirveye çıkan “otoriterizmin küreselleşmesi”, emperyal güçlerin “demokratik bir Türkiye” yerine, kendi çıkarlarına hizmet eden “öngörülebilir bir otoriterliği” tercih etmelerini teşvik ediyor.
Bu atmosfer “demokrasi ihracını” değil, “istikrar ortaklığını” ödüllendiriyor. Donald Trump gibi otokratlar için “insan hakları ve demokrasi”, sadece pazarlık masasında bir “ritüel ve koz”dan ibaret.
Haliyle bu küresel “istikrar” arayışı, AKP iktidarına içerideki baskı politikaları için muazzam bir “enerji ve meşruiyet alanı” sağlıyor.
Dışarıdan gelen bu “destek” veya en azından “sessizlik”, Saray rejiminin belediyelere el koyma, anayasayı askıya alma ve yargıyı bir silah gibi kullanma özgüvenini artırıyor.
Hasılı, dışarıdan gelecek bir kurtarıcı yok, uluslararası baskıyla iktidar geriletilmeyecek. Mücadele içeriden, yerelden, halkın kendi örgütlülüğünden büyümek zorunda.
Ekrem İmamoğlu destekli Özgür Özel liderliğindeki “yeni” CHP yönetimi partiye “yeni bir yüz”, daha “kapsayıcı bir dil”, görece daha geniş bir “seçmen tabanına” açılma iradesi kazandırdı.
Bu değişim küçümsenmemeli, görmezden gelinmemeli; kabul…
Ama kritik soru şu: “Bu yüzün arkasında gerçek bir yapısal ve programatik dönüşüm var mı, yoksa yüzeyde kalan simgesel bir yenilenme mi söz konusu?”
Bu değişim, partinin “genetik kodlarına” işlemiş olan “elitist” ve “yukarıdan aşağıya” siyaset tarzını gerçekten değiştirebildi mi?
Yoksa bu sadece vitrinde bir “simgesel değişimden” mi ibaret?
Gerçek değişim, “parti tüzüğünün maddelerini değiştirmekten ziyade, siyaseti mahalle temsilciliklerinden işyeri komitelerine kadar halka devretmektir.”
CHP, bugüne kadar “toplumsal muhalefeti birleştirme” iddiasını sadece “sandık ittifakları” üzerinden yürüttü.
Oysa “otoriterizmin ilacı”, gündelik yaşamın içine örülmüş, “dayanışma ağlarıyla” yaşayan bir “siyasi organizasyondur”.
İnsanları işyerinde, tarlada, okulda “ortak bir gelecek tahayyülü” etrafında bir araya getiremeyen bir yapı, ne kadar büyük miting yaparsa yapsın, halkta “biz bu işi başarabiliriz” inancını inşa edemez.
CHP'nin “tarihin en uzun süreli seçim kampanyasını organize ediyoruz” söylemiyle somutlaşan “seçim ve sandık” odaklı stratejisi bir yanılsama; her geçen gün halkın direnç enerjisi, “somut bir kazanım ve örgütlenme” görmedikçe erimeye mahkum.
Özgür Özel’in her mitingin sonunda meydanda toplananlara seslenerek “birlikte yürüyecek miyiz?” sorusuyla biten, ama meydandan evlerine, fabrikalarına, tarlalarına dönen insanların gündelik yaşamın içerisine “sirayet etmeyen” o belirsiz, ötelenmiş, bir beklintiden ibaret “yürüme hali” (siyasetsizlik) gün be gün derin bir hayal kırıklığı yaratmaktan başa bir sonuç vermiyor…
Vermesi de mümkün değil!
Oysa “çare” yalnızca meydan buluşmaları değil; “fabrikada, mahallede, köyde, okulda, işyerinde, tarla kenarında”, her gün “somut sorunlar” üzerinden örülmüş, dayanışma ağlarıyla canlı tutulan ve “iktidar ilişkisini dönüştürmeyi” hedefleyen kalıcı siyasi örgütlülüktür.
Bu yalnızca “teknik bir organizasyon” meselesi değil; aynı zamanda (ve belki daha öncelikli olarak) güçlü bir “sol program” meselesi.
İktidarın yarattığı siyasi kaosu aşmanın yolu, sadece “liyakat” veya “şeffaflık” vaadi değil. İnsanları birleştirecek, yarın umudu yaratacak, gündelik hayatı doğrudan etkileyen “somut öneriler” sunan, “emeği, kadını, doğayı, gençliği ve ezilenleri” kapsayan, “ekonomik adaleti” siyasetin merkezine yerleştiren “demokratik sosyalist” bir perspektif olmadan; sandığa kadar gidecek “motivasyonu ayakta tutmak”, özellikle de otoriter bir atmosfer altında, son derece güç.
“Hoşnutsuzluk” zamanla kanıksamaya dönüşür. “Kanıksama” suskunluğa. “Suskunluk” ise iktidarın en büyük “müttefikidir”.
Bunu kıracak olan; insanlara yalnızca “iktidara hayır” değil, “başka bir düzen mümkün” diyen, bu düzenin “somut hatlarını” ortaya koyan, onları bu “dönüşümün öznesi” olarak gören bir siyasi çizgidir.
Tarihin defalarca ispatladığı gibi, otoriter rejimleri yıkan ya da geri adım attıran güç, “meydanlar” değil; meydanların arkasındaki “örgütlü toplumsal güçtür”.
Sendikalar, kooperatifler, mahalle meclisleri, kadın örgütleri, gençlik kolektifleri; yani gündelik “yaşamın içinde” var olan ve “kolektif güç” inşa eden yapılar.
Eğer CHP, kendi sınırlarını aşarak gerçek bir “demokratikleşme öncülüğü” yapamazsa, toplumdaki bu hoşnutsuzluk zamanla bir “nihilizme” veya iktidarın daha da tahkim edildiği bir “anti-demokratik kışa” evrilebilir.
Bir çözüm odağı haline gelemeyen muhalefet, siyasi kaosu derinleştirir ve halkı “en kötünün iyisi”ne razı eden bir çürüme sarmalına mahkûm eder.
Şu net biçimde kavranmalı…
“Meydan kalabalıkları” vazgeçilmezdir.
“Direniş enerjisini” görünür kılar, “toplumsal dayanışmayı” simgeler, “moral verir” ve iktidarın tahakkümüne karşı “insanın onurunu” ortaya koyar.
Bu işlev değerlidir ve elbette sürdürülmeli.
Ama tek başına yetmez.
Kitleler, sadece mitinglerde “bayrak sallayan” kalabalıklar değil, karar alma süreçlerine katılan, “örgütlü ve bilinçli bir özne” haline gelmeli.
Otoriterizm, halkın “örgütsüzlüğünden” beslenir.
İktidarı gerçekten sarsmak; fabrikada, mahallede, okulda, tarlada, her gün “somut sorunlarla” kurulan siyasi ilişkinin “uzun soluklu birikimiyle” mümkün olur.
Halkı “seçmen” olarak değil “siyasi özne” olarak gören; onlara “tepeden seslenen” değil onlarla “birlikte düşünen”; yukarıdan “talimat veren” değil aşağıdan “güç alan”; emekten, özgürlükten ve eşitlikten taviz vermeyen “demokratik sosyalist” bir anlayışa ulaşmak gerekiyor.
Dayanışma ağlarını, kooperatifleri, yerel meclisleri ve güçlü bir sol/sosyalist programı temel almayan hiçbir mücadele, “küresel sermayenin” ve “yerel despotizmin” kuşatmasını yaramaz.
CHP’nin bugün önündeki en büyük engel, “siyasi organizasyon ve örgüt yapısı” ve bizzat kendi içindeki “hiyerarşik ve bürokratik” yapı.
“Kendisi demokratikleşmeden” toplumu demokratikleştirme iddiası, bir “siyasi yanılsamadan” ibaret.
Bu noktaya son birkaç yıldır yazdığım birçok yazıda dikkat çekmeye çalıştım. Zaman zaman yankı odasında kendi kendimle konuşuyormuşum gibi hissetsem de yaşadığımız bu kaostan çıkışın kapısını işaret etmekten vazgeçmeyeceğim.
Zaman daralıyor…
CHP bu adımı atmadan (ki artık atacak zamanı ve mecali kaldı mı belirsiz), “sahici ve köklü” bir dönüşüme (kendi içinde ve toplumla kurduğu ilişkide) girmeden; iktidarı değiştirmek son derece güç olacak.