SON DAKİKA
Hava Durumu

Mesut Özarslan vakası ve CHP’nin ‘devşirme’ illüzyonu

Yazının Giriş Tarihi: 09.02.2026 13:56
Yazının Güncellenme Tarihi: 09.02.2026 14:15

Türkiye siyaseti, “ideolojik pusulaların” şaştığı, ilkelerin “kişisel ikbal hesaplarına” kurban edildiği ve “kazanmak için her yol mübah” anlayışının kurumsallaştığı karanlık bir tünelden geçiyor.

Bu tünelin en hazin manzarası ise, tarihsel kökleri olan ve kendini “sol, sosyal demokrat” olarak tanımlayan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), sağdan devşirme isimlerle “iktidar devşirme” çabasının “ideolojik” iflası.

Son olarak Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın istifası ve AKP’ye geçeceği yönündeki kuvvetli kulis bilgileri tekil bir “siyasi transfer” olarak okunamaz. Özarslan meselesi bu yapısal krizin “münferit bir olay” değil, “sistematik bir hata” olduğunu kanıtlıyor.

DEVŞİRME SİYASETİN KAÇINILMAZ SONU: ÖZARSLAN VE ÖTESİ

Mesut Özarslan örneği, CHP’nin uzun süredir (Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu dönemi dahil) içine düştüğü “sağdan isimle sağdan oy alma” yanılgısının kristalize olmuş hali.

Bu strateji, siyaseti “sınıfsal bir mücadele alanı” olarak değil, bir “pazarlama faaliyeti” olarak gören “neoliberal aklın” ürünü, ki CHP uzun süredir bu hastalığın, ideolojik işgalin altında.

Hatırlayın, daha üç beş hafta önce Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır CHP’den istifa edip AKP saflarına katıldığında da benzer bir şaşkınlık yaşanmıştı.

Keza Aydın’da “topuklu efe” namlı Özlem Çerçioğlu gibi yerleşik isimler üzerinden yürütülen tartışmalar ve sağ kökenli adayların partiye eklemlenme biçimi, ideolojik bir geçirgenlikten ziyade bir “kimliksizleşme” gerçekliğine işaret ediyor.

Bu isimlerin ortak özelliği, partinin “sınıfsal” karakterinden, sol, demokratik sosyalist bir gelenekten veya “taban örgütlenmesinden süzülerek” gelmiş olmaları değil.

Aksine, “seçim kazandıracak figür” etiketiyle, pragmatik hesaplarla “paraşütle” tepeden indirilmiş isimler bunlar.

Ancak tarihsel materyalizm bize şunu öğretiyor: “Kökü ideolojik toprakta olmayan bir ağaç, ilk fırtınada rüzgârın estiği yöne, yani güce doğru eğilir.”

Hasan Ufuk Çakır, Mesut Özarslan, Özlem Çerçioğlu… Bunlar somutlaşmış, görünür olmuş çıkarları peşinde koşan, güce doğru eğilmiş isimler…

Emin olun, CHP’de şu anda görünür olmamış, henüz somutlaşmamış, güce doğru eğilme eşiğinde olan, gelgitler yaşayan, dedikoduların merkezine yerleşen, perde arkasında hesapların döndüğü onlarca isim daha var.

Sanırım buna Bursa da dahil!

Çakır, Özarslan, Çerçioğlu ve daha niceleri; bize partinin aday belirleme anlayışını, örgütlenme modelini ve ideolojik yönsüzlüğünü yeniden tartışmamız gerektiğini gösteriyor.

CHP’nin temel yanılgısı, aday belirlemeyi “politik bir süreçten” çok “seçim kazanma mühendisliği” olarak görmesi.

CHP yönetimi, aday belirlemede “halkın örgütlü gücünü” değil, sağ siyasetin “popülist figürlerini” tercih ederek kendi kalesine durmadan gol atıyor; kendi tabanının ve halkın değişim arzusunu ise sürekli “iğdiş” ediyor.

SAĞDAN MEDET UMMAK: BİR GÜVEN SORUNU MU, ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ Mİ?

CHP’deki hakim anlayış (ki Türkiye’de genel olarak olduğu söylenebilir), Türkiye toplumunun genetik olarak “sağcı” ya da “muhafazakâr” olduğunu ve bu kitleye ancak “onların dilini” konuşan, “onların mahallesinden” gelen “onaylı” isimlerle ulaşılabileceğini savunuyor.

Bu, sadece büyük bir “sosyolojik yanılgı” değil, aynı zamanda sol siyasete duyulan “derin bir özgüvensizliği” gösteriyor.

Aday belirlemedeki en büyük yanlış, halkın taleplerini statik “kültürel kimliklere” hapsetmek.

Oysa halkın asıl sorunu, “neoliberal sömürünün” yarattığı “derin yoksulluk”, “barınma krizi” ve “geleceksizlik”.

Sağdan isimleri aday yapmak, bu “yapısal sorunlara” sol bir çözüm üretmekten vazgeçip, “mevcut düzenin aktörleriyle” el sıkışmak demek.

Yanılmak isterim ama bu derin yanılgıya görebildiğim kadarıyla son Kurultay, Parti Meclisi ve MYK seçimlerinde de düşüldü.

Sağdan isimleri “vitrine koyarak”, muhafazakâr seçmene güven verileceği varsayımı, partiyi kısa vadeli “pragmatizme” mahkûm ediyor.

Bu anlayış, aday ile parti arasında “ilkesel” değil, geçici bir “çıkar ortaklığı” yaratıyor.

Sonuç, seçim kazanılsa bile siyasal aidiyet inşa edilemiyor; Özarslan vakasında bilmem kaçıncı kez vuku bulduğu gibi!

Sol, sosyal demokrat ya da demokratik sosyalist bir parti için sağdan isimleri aday yapmak teorik olarak “yasak” değil; ancak bunun bir “stratejiye” dönüşmesi, “ideolojik erozyon” yaratır.

Sağdan gelen isimlerin parti programıyla (ideolojisiyle) dönüşmesi gerekirken, CHP’de sıklıkla tersi yaşanıyor: Parti, adayın “siyasal bagajına” uyum sağlıyor.

Bu da seçmene şu mesajı veriyor: “CHP’nin kendine ait güçlü bir sözü (ideolojisi) yok.”

Halka güven vermek ve desteğini kazanmak için “sağcılaşmak” zorunlu değil. Aksine, halk tutarlı, dürüst ve kendi çıkarını savunacak bir “irade” arıyor.

“Sağcı aday”, günün sonunda “sağcı partinin” vaatlerini meşrulaştırır. Eğer bir sol parti, “kendi programıyla” halkı ikna edemiyorsa, sorun halkta değil, programın “sınıfsal” niteliğindedir.

KAPİTALİZMİN BUHRANI VE RADİKAL DEMOKRATİK SOSYALİZM

CHP’nin aşağıdan yukarıya her bir üyesi bir gerçekliği net biçimde kavramalı. Dünya ve Türkiye, “kapitalizmin” ve “neoliberalizmin” tarihsel bir buhranı içinde.

Servetin yukarıda toplandığı, emeğin ise “mülksüzleştiği” bu dönemde, “merkeze oynayan” ürkek politikalar sadece “statükoyu” besler.

Oysa CHP, bu buhran karşısında “savunmacı” değil, “agresif (saldırgan)” bir sol strateji izlemeli.

Toplumun güvenini kazanmak için radikal bir demokratik sosyalist programa geçmek artık “lüks” değil, bir “hayatta kalma” meselesi.

Çünkü halk, mevcut sistemin içinde bir “restorasyon” değil, “gerçek bir alternatif” arıyor. Toplum, “AKP’nin daha yumuşak versiyonunu” değil; gerçek bir değişim istiyor.

Bu alternatif, bankaların kâr rekorları kırdığı ama işçinin kirasını ödeyemediği bir düzene “Hayır” diyebilen, özelleştirmelere karşı “kamuculuğu” savunan ve “laikliği” sınıfsal bir hak olarak kurgulayan bir programdır.

Tarihsel deneyimlerin birçok kez ispat ettiği gibi, kalıcı başarıyı “kişiler” değil, “programlar” getirir. “İsimler” geçici, “ideoloji ve örgütlenme” kalıcıdır.

CHP, seçimleri “tanınmış yüzler” üzerinden okudukça, parti ideolojisini zayıflatıyor. Oysa güven, “kişisel karizma” ile değil, tutarlı, cesur ve “sınıfsal bir programla” inşa edilir.

Eğer CHP, Mesut Özarslan gibi isimleri “kurtarıcı” olarak görüyorsa, kendi varlık sebebini reddediyor demektir.

Sol bir partinin başarısı, sağcı seçmeni sağcı adaylarla kandırmakla değil, sağcı seçmeni kendi sınıfsal çıkarları konusunda bilinçlendirip solun safına çekmekle sağlanabilir.

PARTİ HUKUKU, ÖNSEÇİM VE AŞAĞIDAN YUKARIYA ÖRGÜTLENME

Mesut Özarslan ve benzeri isimlerin partiye geliş ve gidiş süreçleri, CHP’nin organizasyon yapısındaki antidemokratik sorunları da açığa çıkarıyor.

Birçok yazıda dile getirmeye, anlatmaya çalıştım; “siyasal temsil”, sadece bir koltuk kapma yarışı değil; gerçek bir demokrasi, “parti hukukunun demokratikleşmesiyle” başlar.

Eğer bir aday genel merkezin “kapalı kapıları ardında” değil, yerel üyelerin (tabanın) ve halkın onayıyla “sandıktan çıksaydı”, o aday partisine ve seçmenine karşı siyasi bir “bağlılık” hissederdi.

Olası bir yanlış aday seçimin özeleştirisi ve sorumluluğu da üyelere (tabana) ait olur, bu da “siyaseti sahicileştirir”, değişimin yine taban eliyle gerçekleşmesine fırsat sağlardı. Bu süreç, tabanın içinde ideolojik tartışmaları da bağrında taşırdı.

Yani, atanmış adaylar, “atayan iradeye” tabidir; seçilmiş adaylar ise “halka”. Mesut Özarslan gibi isimlerin rahatlıkla “kendi çıkarlarının” peşinde koşması ve “transfer” olabilmesinin nedeni, partiye “organik” değil, sadece “bürokratik” bağlarla bağlı olmaları.

CHP, yolları ne kadar iyi niyet taşlarıyla döşenmiş olursa olsun yukarıdan aşağıya “buyurgan bir genel merkez” yapısıyla değil; mahalle meclislerinde, sendikalarda, kadın kooperatiflerinde ve gençlik kollarında gündelik hayatı siyaseten örgütleyerek başarılı olabilir.

Güçlü bir genel merkez “binalarla” değil, sokağın nabzını tutan “örgütlü bir tabanla” yaratılır.

GÜNDELİK HAYATI SİYASETEN ÖRGÜTLEMEK: SLOGANLARDAN EYLEME

CHP, sadece seçim dönemlerinde hatırlanan parlak sloganlar üretmek yerine, siyaseti halkın “tenceresine”, “ulaşımına” ve “barınmasına” taşımalı.

Strateji; “en iyi sağcı adayı ben bulurum” yarışı değil, “halka en iyi hizmeti ben örgütlerim” iddiası olmalı.

Parti üzerindeki tüm kuşatma ve baskılara rağmen, CHP, “Kamucu Belediyeciliği” savunabilmeli ve inşa edebilmeli. Belediyeler birer “şirket” gibi değil, halkın dayanışma merkezleri olarak yönetilmeli. Taşeron sistemine son verilmeli, rant çevrelerinin elindeki kaynaklar doğrudan halka aktarılmalı.

CHP, “sınıfsal işbirliği” değil “sınıf siyaseti” izlemeli. Yani CHP, sermaye gruplarıyla “uzlaşma” aramak yerine, asgari ücretliyi, işsizi ve emekliyi siyasetin “öznesi” yapmalı.

Ve elbette CHP, “ideolojik berraklık” içinde olmalı. “Herkesi kucaklama” retoriği, ezenle ezileni aynı kefeye koymamalı. Sol bir parti, “sermaye” ile “emek” arasındaki kavgada tarafını netleştirmeli. “İsimlerin” peşinden gitmek yerine, “programın (ideolojisinin)” gücüyle kitleleri peşinden sürükleyebilmeli.

CHP İÇİN YOL AYRIMI

Sonuç olarak, Mesut Özarslan ve türevlerinin gidişi CHP için bir kayıp değil, ideolojik bir “arınma ve yüzleşme” fırsatı olmalı.

Mesut Özarslan tartışması bir “sonuç”, “neden”değil. Asıl mesele, CHP’nin “ne olmak istediğiyle” ilgili. “Sağdan devşirilen” isimlerle mi ayakta kalacak, yoksa “solun tarihsel cesaretini” kuşanarak topluma “gerçek bir alternatif” mi sunacak?

Türkiye’nin bugünkü krizleri, “yarım çözümlerle” aşılamaz.

“Sağcılaşarak” sağdan oy alma “illüzyonu”, partiyi sadece bir “geçiş istasyonu” haline getirir ve gerçek bir alternatif olma vasfını yitirmesine neden olur.

Oysa halk gerçek bir değişim istiyor.

Bu değişim, isimlerin yer değiştirmesi değil, sistemin dişlilerinin halk lehine dönmesidir.

CHP, ya neoliberalizmin yarattığı bu enkazda sağcı figürlerle “pansuman tedaviler” arayacak ya da demokratik sosyalist bir perspektifle Türkiye’nin geleceğini “emeğin ve adaletin elleriyle” yeniden kuracak.

Unutulmamalı ki, tarih, “sağa öykünen solcuları” değil, halkın safında “dik duran devrimci iradeleri” yazar.

“Siyasal temsil” ile “gerçek demokrasi” arasındaki bağ, “halkın kendi kaderini tayin etme” iradesidir.

CHP bu iradeye “yaslanmadığı” sürece, daha çok “Mesut Özarslan vakası” ile sarsılmaya mahkum. Kim bilir, belki de biz bu satırları yazarken yeni örnekleri yola çıkmıştır!

Şimdi, devşirme isimlerin “gölgesinden” çıkıp, “güneşin zaptı” için sola dönme vakti.

Halk, kendisini “gerçekten” temsil edecek, düzenin dışına çıkacak “o cesur sesi” bekliyor.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.