Dünyadaki “otokrat liderler” ve “otokratik rejimler” için çanlar çalmaya başladı.
Macaristan’ın ve aynı zamanda dünyanın simge otokratlarından birisi olan Viktor Orbán’ı, Macar halkı “sandığa gömdü”; ülkede bir deviri kapattı, yeni bir devirin kapısını araladı.
Orbán’ın partisi Fidesz, muhalefet lideri Peter Magyar ve Tisza Partisi karşısında hezimete uğradı; 16 yıllık otokratik rejimi sona erdi.
Dünyanın öteki otokratları “karabasanlar yaşamaya” başlayabilirler.
Macaristan’da medyanın yüzde 80’ini elinde tutan, Orbán otoriterizminin oligarşik ağı ve tüm iletişimi kontrol ederek halkı ikna edebileceğini düşünen “zihniyet” kaybetti.
Yolsuzluk ve usulsüzlükten beslenen “şirketler, çıkar ağları ve bürokratik yapılar” kaybetti.
Canla başla, kendilerini paralarcasına Orbán’ın arkasında duran ABD- İsrail ve onların istediklerini yaptırabileceklerine ilişkin “küresel algısı” kaybetti.
“Bir otokrat seçim kaybetse de iktidardan gitmez” diyenler, bu algıyla siyasi sonuç elde edenler, halkı “umutsuzluk ve çaresizliğe” mahkum etmek isteyenler kaybetti.
Ve ayrıca…
Bu umutsuzluğu hakim kılarak, halkı “siyasetten ve mücadeleden” uzak tutarak, hegemonyalarını sürdürmek isteyen “ulusal ve küresel sermaye sınıfı” kaybetti.
Avrupa’nın birçok ülkesinde açık bir dille Orbán’ı destekleyen, küresel sermayesin aparatı ve siyasi dayanağı haline gelen “aşırı sağ/faşist partiler, hareketler” kaybetti.
Arsızca ülkeleri ve halkları yağmalayan, dünyanın her yerinde istedikleri gibi kendilerine yakın iktidarları ayakta tutabileceklerini sanan Elon Musk gibi, “ahlaksız, mafyatik” yapıya dönüşen “tekno-otokratlar” ve onların “demokrasisiz, seçimsiz” bir rejim ve yeni dünya tahayyülü kaybetti.
Demokratik mücadele ve halk iradesiyle “bir otokratın yıkılabileceğini” herkese ispat eden “Macar halkı” kazandı.
Sandığa koşan gençler, kendisine kucak açan olduğunda sarılacağını gösteren “kırsalda kaderine terk edilen çiftçiler, yoksullar” kazandı.
Bir otokratın demokratik mücadele ile yenilebileceğini gören ve yeniden umutlarını tazeleyen dünyanın her yerindeki “vicdanlı, ilerici” tüm halklar ve siyasi hareketler kazandı; “toplumsal dayanışma ve birlik” kazandı.
Otokrat liderler ve onların kendi içindeki dayanışma ağlarına karşı, demokrasiyi, adaleti, hukuku savunan ve yoksul Macar halkıyla dayanışma içinde olan dünyanın halkları kazandı.
Adalet kazandı… Vicdan kazandı… İsyan kazandı…
Bir halkın kendi elleriyle mücadelesini inşa ederek, “birleşerek, direnerek” geleceği kazanabileceğine olan “inanç, coşku, umut” kazandı!
Değişimi, siyaseti sıradan insanların, toplumun kendi kaderine sahip çıkarak “demokratik yollarla” değiştirebileceğine olan güven kazandı.
Elbette, Macaristan seçimi tarihi bir kırılma anı ve önemli bir eşik.
Ve bir mucize babında “coşkuya kapılacağımız bir anda da” değiliz.
Dünyanın her yerinde “adalet, eşitlik, özgürlük, gerçek bir halk demokrarisi” arayanlar ve mücadele edenler için gidilecek daha epey bir mesafe var.
Son bir yıl içerisinde New York Belediye Başkanlığına (Zohran Mamdani) ve İrlanda Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına (Catherine Connolly) bir sosyalistin seçilmesi, Almanya’da bazı eyalet seçimlerinde yeşillerin ve solun kazanması ve birkaç hafta önce Fransa’daki yerel seçimlerde tüm önemli kentleri sol/sosyalist adayların kazanması ciddi bir değişim döneminin sinyallerini veriyor.
Çok büyük bir sürpriz olmazsa Kasım 2026’da da Donald Trump da ara seçimde ağır bir yenilgiye uğrayacak ve görevden alınması ihtimali çok yüksek.
Benim analizime göre, Avrupa ve dünyada aşırı sağ/faşist hareketler “yükseliş dalgasının sınırına” geldi.
“Tecavüzcü Epstein koalisyonun” (Fehim Taştekin’e selam olsun) yarattığı ahlaki çöküntü ile aşırı sağın şiddet ve halkı bölerek yönetme arzusu dışında gelecek umutu taşıyan hiçbir siyasi vaadinin kalmaması bu sınırın dış çeperini oluşturuyor.
Ama bu durum kimseyi yanıltmamalı.
Kanımca, Avrupa ve dünya küresel sermayenin (şimdilerde teknoloji sermayesinin güdümünde) kontrolündeki aşırı sağ siyasi yapılar her ülkede “saldırı hattından savunma pazisyonuna” geçecek.
Büyük “devrimsel değişimlerin” şafağında değiliz henüz.
Avrupa ve dünya bir “ara rejim” dönemine, yani “yatay bir siyasi denge” dönemine girecek.
İşte bu dönem halk yanlısı, yoksullar ve yoksunlar için mücadele eden siyasi hareketlerle, eskiden kopamamış, ama otokrasiye karşı da direnmiş siyasi yapılar arasında gerçek bir mücadelenin yaşanacağı dönem başlayacak.
Kaç yıl süreceğini kestiremeyeceğimiz bu dönemde bir bir otoratik liderlerin ve yönetimlerin geriletildiği ve devrilmeye başladığı, ancak “kapitalizm sonrası” dünyanın henüz doğum sancılarını çektiği, siyasi kararsızlık tablolarıyla gelgitlerin yaşandığı bir “ara dönemi” yaşayacağız.
Toplumlar, halklar tarih sahnesine geri dönüyor.
Türkiye dahil, dünyadaki tüm “özgürlük, adalet, demokrasi” savucularının, özellikle sol, demokratik sosyalist hareketlerin kavraması gereken nokta, bu “iktisadi, sosyal, siyasi değişimi ve halkın taleplerini” iyi anlamak ve cesurca “yeni bir tahayyülü” oluşturabilmek ve halkla birlikte bunu adım adım inşa edebilmek.
Üretimden koparılan, yaşam hakları elinden alınarak birer “tüketici nesneye” dönüştürülen, “işçiler, çiftçiler, esnaf, emekçiler” tarih sahnesine bir “siyasi özne” olarak geri dönüyor.
Gündelik yaşamın içinde, onlarla içiçe olmayı başaran, “siyaseti aşağıdan yukarıya” inşa etmeyi başaran, “seçim gününü” ve “sandık anını” beklemeden yeni “dayanışma ağlarını” ören siyasi hareketler ve partiler bu “ara rejim döneminde” yükselişe geçecek ve geleceği inşa edecek.
Hayır, yanılıyorsunuz!
İdeolojiler ölmedi…
Bunu savunan ve devasa bir hegemonya kurarak siyasi partileri köklerinden koparılmış, içi kurumuş bir ağaca çeviren “neoliberal ideoloji ve onun uzantıları” ölüyor.
Halkla birlikte “ideoloji” de tarih sahnesine geri dönüyor…
Özgürlük, refah, ekonomik hakları çalınan ve mağduriyeti zirve yapan, hukuk ve adalet arzusu kitleselleşen halkın beklentisini karşılayacak bir “siyasal programınız (ideolojiniz)” yoksa, tarafınız çöken neoliberal zihniyetin yanıdır.
Macaristan seçimine ve gerçekliğe bir de buradan bakın…
Çöküş ya da geleceği inşa etmek…
Tarafınızı seçin!
Keza, yaşam ve tarih beklemiyor…