SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

İstanbul iptali: Bir devrin sonunun ilanı!

Yazının Giriş Tarihi: 07.05.2019 10:16

YSK'nin "beklenmeyen/istenmeyen" ama son günlerde had safhaya ulaşan siyasi baskıyla 4'e karşı 7 oyla aldığı İstanbul Büyükşehir seçimini iptal kararı Türkiye gerçeğini bilenler için çokça "öfkelendirici" ama hiç de "şaşırtıcı" olmadı.

Sonuç; YSK kararıyla İstanbul'da Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi 23 Haziran 2019'da yenilenecek.

Soru; Şimdi ne olacak?

İsterseniz gelin soruları çoğaltarak birlikte düşünelim ve ihtimallere bakalım...

YSK BU KARARI NEDEN ALDI, YA DA ALABİLDİ?

Bunun birçok siyasi yorumu yapılabilir. Tayyip Erdoğan'ın 31 Mart'tan itibaren "topal ördek", "başkanlık gitti ama meclis bizde", "Türkiye ittifakı" gibi söylemlerle zenginleşen gelgitlerine bakılırsa İstanbul'u kaybetmenin hazım zorluğu yaşandığı çok açık.

36 gün boyunca kamuoyunu ikna edebilecek, akla yatkın bir "gerekçe" üretilemeyince, "nasıl olsa basın, yargı bizde" rahatlığıyla "bir şeyler olmuş olabilir" gerekçesiyle(!) daha fazla beklemeye gerek duymadan iptal kararı verildi.

Peki, sandıkta korunan halk iradesine neden saygı göstermediler ve İstanbul'dan vazgeçemediler?

Bunun elbette çok ama çok önemli nedenlerinden bir tanesi İstanbul'un devasa bütçesi ve rant kapasitesi. Birçok siyasi ve sosyal süreç bu bütçe ile ihya ediliyor ve ayakta tutuluyordu. Ekrem İmamoğlu'nun 19 günlük başkanlık sürecinde bu rant dağıtımını keseceğini (hatta kestiğini) göstermesi, Meclis çoğunluğunun bu süreci durdurmaya yetmeyeceğinin anlaşılması "AKP cephesi" için kritik eşiği oluşturdu.

AKP içinden yeni bir siyasi hareketin doğmakta olduğu bir eşikte "yandaş" iktisadi ve sosyal cenahın rantla ihya edilme mekanizmasının kesilmesi "tahammül edilemez" bulundu ve bu gerçekliğe karşı her türlü riski alma fikriyatını ve cesaretini güçlendirdi.

Siyaseti finanse eden bu rant mekanizmasının kesilmesi AKP'yi çevreleyen "sosyal, iktisadi ve siyasi" yapının kolayca dağılmasını tetikleyecekti. 23 Haziran'da yapılacak seçime kadar 45 günlük süreçte yeniden seçimi kazanmayı sağlayacak bir yolu bulmayı deneme fikri denemeye değer bulundu. Üstelik ülkenin ve toplumun yeni krizlerle nasıl bir buhrana savrulacağına ilişkin hiçbir kaygı duyulmadan!

Yandaş medya içinde sayıları her geçen gün artan eleştirel, muhalif çıkışların, AKP içinde giderek artan Gül, Babacan, Davutoğlu ilgisiyle tahkim edilmesiyle kolayca dağılmaya meyleden süreci bir yerde durdurmayı denemek kaçınılmaz hale geldi.

Bu hamle yalnızca muhalefet cephesine verilmiş bir yanıt değil, aynı zamanda AKP içinde had safhaya ulaşmış rahatsızlıklarla Gül, Babacan, Davutoğlu tarafına akın etmeye hazırlanan kesimlere, "bir yere gidemezsiniz/gitmeyin, güç hala bende" deme girişiminden başka bir şey değil.

AKP ve Erdoğan birçok şeyi kaybedebilir; hatta Ankara'nın kaybedilmesine bile tahammül edilebilir. Ancak İstanbul'un kaybedilmesini kabullenmek her şeyin kaybedilmesini kabullenmeye eş değerdi.

İstanbul'un devasa bütçesi ve etkisi kadar ve sanırım ondan çok daha güçlü bir neden de "Ekrem İmamoğlu"nun kimsenin öngöremediği biçimde güçlü bir "siyasi figür" olarak siyaset sahnesine hızlı bir giriş yapmış olması. Seçimin iptal edildiği saatler de dahil olmak üzere sinirlerin gerildiği, tansiyonun zirveye çıktığı anlarda dahi Ekrem İmamoğlu'nun "sakin bir güç" olarak kalmayı başarabilmesi, "o anda" yalnızca o anın değil, bir sonraki anın hamlesini üretebilme becerisiyle İmamoğlu, çok güçlü bir siyasi lider kimliğiyle Türk siyasetine giriş yaptığını seçim öncesi ve sonrası yaklaşık 100 günlük süreçte defalarca ispat etti.

Bu duruşunu, "sevgi, barış, kardeşlik, huzur, gelecek, umut" diliyle tahkim edince, ekonomik ve siyasi krizle bunalmış, AKP'nin umudu taşıma kapasitesinin tükendiğini gören her yelpazedeki seçmeni "kalpten" etkiledi. Bunu görebilmek için Ekrem İmamoğlu'nun Facebook paylaşımlarından herhangi bir tanesini "trollerden arındırılmış" mesajları arasında rahatça görebilirsiniz.

Yani, bir şekilde durdurulmazsa CHP'nin geleneksel siyasi kompozisyonun çok ötesine taşacak ve geniş kitleleri etkileyerek peşine takabilecek "yeni bir liderin" doğmakta olduğunu (Bülent Arınç'ın son ifadesine bakılacak olursa doğduğunu) Tayyip Erdoğan da gördü.

YSK kararı aynı zamanda bu yükselişi durdurmaya yönelik bir hamle, girişim oldu.

BUNDAN SONRA GÜVENCELİ BİR SEÇİM OLUR MU; BU MÜMKÜN MÜ?

İstanbul seçiminin "akla ziyan" gerekçelerle iptali, yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğünün ardından tüm sorunlarına rağmen ite kaka ayakta tutulan "serbest seçimlerin" de artık sonuna gelindiği yorumlarına yol açtı.

"Seçime girmenin serbest, ama kazanmanın yasak" olduğu gibi bir tabloyu ortaya çıkardı. Türkiye, bundan sonra çok partili, adaylı, hukuk ve sandık güvenliği içinde bir seçim gerçekleştirmeyi başarabilir mi?

Türkiye toplumu elindeki son demokrasi kırıntısına (aslında AKP'nin de meşruiyetine en çok gönderme yaptığı), serbest seçimlere inanmayı sürdürebilir mi?

Açıkçası bunu AKP ve Tayyip Erdoğan'ın yaptıklarından ziyade, muhalefetin yaptığı ya da yapmadıkları belirleyecek. Bu kritik günlerde muhalefetin bir bütün olarak üreteceği tutum, tavır, güç ve cesaret YSK kararının toplum nezdinde ne kadar cari olup olmayacağını ortaya serecek.

Yaşanan zorlayıcı tüm olgulara rağmen meşruiyet zeminini kaybetmeden muhalefetin mümkün olan en geniş cephede yan yana durma ve ortak dili, tutumu sergileme başarısı bunu bizlere gösterecek.

Hiçbir tereddüte yer bırakmayacak derecede açık olan bir "mağduriyet" halinin en geniş muhalefet cephesiyle korunmasıyla 45 gün içerisinde gidilecek seçimde, halk bizzat kendi gücüyle, kendi örgütlülüğüyle Türkiye'ye serbest seçimleri, demokrasiyi geriye getirebilir. Ve belki de bu siyasi, sosyal ve duygusal patlamalarla daha önce tahayyül bile edilemeyen toplumsal kesimlerin yan yana gelme becerisiyle birlikte Türkiye toplumu bu mücadele ve emekle yepyeni bir demokrasiyi inşaat etme şansını da yakalayabilir.

Kim bilir, bu yaşadıklarımız tarihin bizlere sunduğu gerçek anlamda Türkiye demokrasisini tesis etme fırsat penceresini de sunuyordur. Bunu hep birlikte yaşayarak göreceğiz.

MUHALEFET YENİ BİR SEÇİMİ KABULLENMELİ Mİ, YOKSA BOYKOT MU ETMELİ?

Açıkçası bu sorunun kolay bir yanıtı yok. Her iki kararın da çok etkili siyasi sonuçları olacak. Ama sanıldığı ve bazı AKP mahfillerinin dile getirdiği gibi bu "CHP'nin zor kararı" olmayacak. CHP ve İYİ Parti dahil olmak üzere muhalefet tam da AKP'nin ve Erdoğan'ın arzuladığı gibi seçimi boykot etmeyecek. Kanımca etmesine de gerek yok; boykot için tüm haklı gerekçelerin oluşmasına rağmen...

Tüm çökmüş haline karşın kabul edilmeli ki, bu enkazı yine sivil, demokratik, toplumsal arayış dışında bir imkanla kaldırma şansımız yok. Ulusal ve uluslararası düzeyde bu kadar meşruiyet zemini kaybetmiş, üstelik "İstanbul iptaliyle" üzerine tüy dikilmiş bir zemin kaymasının sonrasında, AKP'yi yine seçim yöntemiyle aşmak dışında bir imkan aramak da gereksiz. Seçimle iktidarı değiştirmeyi arama, çaba harcama ruh hali, emeği Türkiye'de demokrasiyi yeniden inşa etmenin alın teri, yeni toplumsal sözleşmenin ruhu olabilir, kaldı ki olmalı da.

Dolayısıyla AKP iktidarının "artık bu ülkede serbest seçim yapılamaz" algısına teslim olunmasını kuvvetlendirmek için yaptığı ve yapacağı her hamleye karşı yenik düşülmemeli.

Üstelik toplumun 31 Mart'ta seçim kaybetme yılgınlığını üzerinden atmışken, dayanışma duygusunu yeniden keşfederek moral üstünlüğü yeniden ele geçirmişken.

Muhtemeldir ki, 2 ya da 3 gün boyunca muhalefet cephesi her platformda en sert tepkiyi gösterecek, toplumun bu mağduriyet haline ilgisi en üst düzeyde olacak, AKP cephesinin "YSK kararına herkes saygı duymalı" sözleri sinek vızıltısından öte duyulmayacak.

AKP SEÇİM SÜRECİNİ MANİPÜLE EDEBİLİR Mİ?

Bunu deneyeceklerinden şüphem yok. En büyük risk çok sayıda cana mal olacak süreçlerin yaşanması. Çokça 7 Haziran - 1 Kasım benzetmeleri yapılsa da, benzer bir süreci tetikleme kaynağı nereden gelirse böyle bir denemenin "İstanbul seçiminde" yapılmak istenenin tam tersi sonuç doğuracağını düşünüyorum.

Elbette bu düşüncemin sağlamasının yine muhalefet cephesinin ortak tutumuyla gerçekleşeceğini öngörüyorum.

Ekrem İmamoğlu'nun başkanlığının açık biçimde zorla elinden alınmasını bastıracak ve başarıya ulaşacak bir manipülasyon girişimi olabileceğine ihtimal vermiyorum.

BİNALİ YILDIRIM YARIŞA DEVAM EDER Mİ?

Zor görünüyor. İptal kararı sonrası yaptığı ilk yorumda, "kapsamlı değerlendirme yapacağım, karar İstanbul için hayırlı olsun" derken, sözlerinin meali "bundan sonra yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum" kıvamındaydı.

Çok büyük olasılıkla Binali Yıldırım birkaç gün içerisinde zaten gönülsüz katıldığı yarıştan çekilecek, seçimden hemen sonra "zaten adaylar yarışmadı ki" sitemiyle dile getirdiği Erdoğan'ın zorlamasıyla girdiği adaylık azabını sona erdirecek. Bu kararıyla da "seçim sonrası iptal arayışlarının yoğunlaştığı sırada "kaybedilmiş bir seçimi kazanmak için uğraşacak bir insan değilim" sözlerine bağlı kalarak, iptal kararının bakiyesini Tayyip Erdoğan'a bırakacak.

Böylece yeni bir aday belirlenecek. Bu aday da pek muhtemeldir ki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olacak.

Bu andan itibaren yeni seçim yarışının taraflarının Tayyip Erdoğan-Ekrem İmamoğlu olduğu daha net gözükecek.

AKP'NİN VE TAYYİP ERDOĞAN'IN İSTANBUL SEÇİMİNİ KAZANMA İHTİMALİ VAR MI?

Kimi yorumculara göre, Tayyip Erdoğan kazanamayacağı seçimi iptal ettirmez. Muhalefet cephesini bir bölümünde de etkili olan kanaate göre, "Tayyip Erdoğan, ne yapar ne eder tekrarlanan seçimi kazanmanın yolunu bulur!"

Ben bu yorumları biraz "öğrenilmiş çaresizlik" etkisi, biraz da gelecek umutsuzluğuna yenilerek güncel süreci doğru okuyamamak olarak görüyorum.

Bana göre Tayyip Erdoğan ve AKP son kumarını oynuyor. Elbette şimdilik hangi yol ve yöntemlerin planlandığını bilemiyoruz. Planlanan o yol ve yöntemlerin karşılık bulup bulamayacağını da göreceğiz.

Ancak bir kez daha tekrarlamak gerekirse, hangi yol ve yöntem planlanırsa planlansın, bunların başarısı ancak ve ancak muhalefet cephesinde yaşanacak dağınıklık ve bölünmeden güç alabilir. Böyle bir dağınıklık ihtimalini de iptal kararı sonrası beliren ilk işaretlere dayanarak söylemeliyiz ki mümkün görünmüyor. Ancak muhtemeldir ki, planlanacak her ne ise, bunun muhalefet cephesini dağıtmak üzerine kurulacağı şüphesiz.

Ancak Erdoğan ve Bahçeli cephesinin "Beka Sorunu" söylemi sınırlarını aşarak nasıl bir siyasi söylemle muhalefet cephesini parçalayacaklarını tahmin etmek güç.

Öyle anlaşılıyor ki, dini ve muhafazakar söylem tahkim edilerek aradaki yaklaşık 15 bin oy farkını 100 bin oy alan Saadet Partisi seçmeniyle, sandığa gitmeyen küskün AKP seçmenini ikna etme üzerine bir girişim denenecek.

Bunda başarılı olunabilir mi bilinmez ama bu derece kuvvetli bir mağduriyet tablosunun bırakın SP ve küskün AKP seçmenlerini ikna etmeyi, AKP seçmenlerinin bir kısmının daha Ekrem İmamoğlu'na oy vermesi şaşırtıcı olmayacaktır. SP Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Necdet Gökçınar'ın İmamoğlu lehine adaylıktan çekilmeye hazır olduğunu açıklaması, TKP'nin adayını çekmesi gibi örneklerden de anlaşılacağı gibi muhalefet cephesinde değil çözülme, bütünleşmenin kuvvetlenmesi beklenmeli.

31 Mart'a kadar zorla ötelenen ekonomik krizin tüm bentleri aşarak taşma eşiğinde olduğu, "geçim ve işsizlik" isyanının yeni halkalarla büyüdüğü günlerde seçmenin büyük bir heyecanla yeniden AKP adayına yönelmesini beklemek ancak gerçeklikle bağlarını iyice koparmış olanlar bekleyebilir.

KOÇ'UN, İMAMOĞLU'NU ZİYARETİNİ NEYLE AÇIKLAYABİLİRİZ?

Belki dikkatinizden kaçtı, belki de seçimin iptal tartışmalarının hengamesinde önemi idrak edilemeyen bir detay yaşandı.

YSK'nin iptal kararını görüşmek için toplandığı ve iptale ilişkin spekülasyonların arttığı bir sırada Koç Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç ve CEO'su Ekrem İmamoğlu'nu ziyaret ederek görevinde başarılar diledi.

Bu ziyaretin tam da Erdoğan'ın iptal beklentisini birkaç gün önce dile getirmesinden hemen sonra, hatta "karar günü" gerçekleşmesi, "ziyaret bir hafta önceden planlanmıştı" naifliğinde açıklanamaz.

Ayrıca Koç'un ziyaretini yalnızca "Koç Grubu" olarak okumak da, Koç'a fazlaca cesaret madalyası verilmesini gerektirir. Koç'un konum ve kabiliyeti ile daha geniş bir sermaye kesimini "temsilen" bu ziyareti gerçekleştirdiğini düşünebiliriz. Bu temsiliyet şemsiyesinin altına son dönem çıkışlarıyla TÜSİAD cephesiyle birlikte belki şaşıracaksınız ama MÜSİAD çevresini de ekleyebilirsiniz.

Yine YSK kararıyla tam kesinleşmeden eski Almanya Cumhurbaşkanı ile birçok ülke büyükelçisinin de İmamoğlu'nu ziyaret etmesi de not etmeliyiz.

Bütün bu olguları alt alta koyduğumuzda ortaya çıkan fotoğraf şu; Her siyasi iktidar, kendisini iktidarda tutacak toplumsal destek tabanıyla, onun destekleyen ulusal ve uluslararası sermaye gücünden destek alarak ayakta kalabilir.

AKP iktidarının "damat" eliyle tarumar ettiği ekonomi, yıllardır ona güç veren sermaye ve toplumsal tabanı da yıkıma uğrattı. Her ne kadar iktidar imkanlarından güç almış olsalar da, üretim ve ticaret sayesinde uluslararası düzene entegre olan "Anadolu sermayesi" krizle birlikte 15 yılda elde ettiklerinin tümünü kaybetmeye başladı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin etrafında kamp kurmuş bir avuç yandaş işadamı ve menfaat şebekesinin dışında, AKP'yi destekleyen aklı başında bir sermaye kesimi neredeyse kalmadı. Bunu yakında Gül/Babacan ve Davutoğlu'nun kuracağı parti ya da partilerle birlikte daha net kavrayacağız.

Haliyle, İstanbul iptalinin toplumsal tabanını kaybetmiş, beyhude bir çabadan öte bir anlamı olmadığını yaşayıp hep birlikte göreceğiz.

SANDIK GÜVENLİĞİ SAĞLANABİLİR Mİ?

Zihinlerdeki en kuvvetli sorunun ve şüphenin bu olduğu kesin. Bir verdiği karar bir sonrakiyle tutmayan ve kararlarında hukuki dayanak bulmak konusunda da fazlaca bir kaygısı olmayan bir YSK'nin yöneteceği yeni bir seçimde sandık güvenliğinden şüphe duymak kadar meşru bir şüphe olamaz.

Ancak bu kuvvetli şüpheye rağmen yenilenecek İstanbul seçiminde "sandık güvenliğinin" çok sorun olmayacağını, bu derece meşruiyet ve haklılık heyecanıyla motive olmuş bir seçmen kitlesinin, gönüllüler ordusuyla sandıklara sahip çıkacağını tahmin etmek zor değil. Hele hele Canan Kaftancıoğlu-Ekrem İmamoğlu ikilisinin kuvvetli işbirliği ve azmi bu başarısını 31 Mart'ta ispatlamışken...

Erdoğan ve Bahçeli'nin tercih ve zorlamasıyla, 23 Haziran'daki seçim artık bir İstanbul seçimi olmaktan çıktı, Türkiye seçimine dönüştü. Tüm dünyanın da dikkatle izleyeceği böylesine bir seçimde YSK marifeti ya da başkaca unsurlarla sandık güvenliğini sarsacak şekilde bir durumun ortaya çıkarılmasını ve sonrasında oluşacak tabloyu düşünmek bile istemiyorum.

Ondan sonrasını tahmin etmeye çalışmanın ve böyle bir yazıyı da bu andan itibaren sürdürmenin de bir anlamı yok...