Türkiye, Ankara’da gerçekleşen iki ayrı CHP bayramlaşmasına tanıklık etti.
Bir tarafta “atanmış CHP yönetimi”, öteki tarafta, “seçilmiş CHP yönetimi”.
Mahkeme kararıyla “Genel Başkanlığa” atanan ve polis zoruyla CHP Genel Merkezi’ne dönen Kemal Kılıçdaroğlu’nun bayramlaşması, toplama birkaç bin kişiyle “AK CHP” ilanına dönüşürken, Özgür Özel “siyasi direniş ve mücadelesini” onbinlerce yurttaşın katılımıyla bir “halk haraketine” dönüştürmeyi başardığını gösterdi.
“Siyasi kırılma” anlarından birisine daha tanıklık ettik.
Bir tarafta, “siyaseten intihar eden”, iktidarın siyasi hedeflerine eklemlenen bir kişi, öteki tarafta her baskı ve kuşatma hamlesini “halka biraz daha yaklaşarak ve onlarla kucaklaşarak” bir halk hareketi inşa eden bir “lider”.
Elbette, bu güç mücadelesi bitmiş değil; yeni salvolarla sürecek…
İktidar için de, toplumsal muhalefet için de “zor günler bitti”, şimdi “daha zor günler” başlıyor.
İktidar, “yargıyı araçsallaştırarak” CHP’yi ve Özgür Özel’i kadrolarıyla birlikte geriletmeye ve iktidar yürüyüşünü durdurmaya çalıştıkça tam tersi bir siyasi tabloyla karşılaşıyor.
İktidarda olmak, “güvenlik ve yargı bürokrasisi” gibi devlet aygıtlarına hâkim olmanın gücünü kullanma imkânı tanımakla birlikte, o güce meşruiyet sağlayan ve rıza üreten halkın çoğunluğunun olmadığı anlaşıldıkça, gücün kullanımı “çıplak, mekanik” bir kuvvete dönüşüyor; güvenlik ve yargı bürokrasisini kullanma “enerjisi (kapasitesi)” azalıyor ve iktidarın yalnızlaşma süreci hızlanıyor.
Toplumsal direniş ve enerji büyüdükçe iktidarın seviye atlayarak “güç ve zor araçlarını” daha fazla kullanma arzusu da artıyor.
İktidar tersini hedeflese de kendi eliyle ihya ettiği bir “siyasi bumerang döngüsü” işliyor.
Ankara’da bu sürecin yeni safhası cereyan etti.
Güvenpark’ta başlayan ve Anıtkabir’de biten yüzbinlerin buluşması ve yürüyüşüne bakınca, halkın sinesinden değil de başka yerlerden sağlanacak “meşruiyetin” bu yürüyüşleri ve ilerleyişi nasıl durduracağı iktidar için meçhule dönüşüyor.
İktidarın her antidemokratik girişimine muhalefetin her defasında daha güçlü bir karşılık vermesi, hangi “zor aygıtı” kullanılarak bu “kartopu etkisinin” durduralacağını iktidar açısından daha da “belirsiz ve karmaşık” hale getiriyor.
“Butlan Kemal”in “23 Nisan ritüellerini” anımsatan “koltuk fotoğrafı” ve hemen sonra bina önünde “iktidarın söylem ve stratejisini” tahkim eden “basın bildirisi”, CHP’nin “hukuksal kimliğini” ve “fiziksel varlığını” rejim adına “rehin tutacağını” cümle aleme ilan etmekten ibaretti.
Özgür Özel’in ise, İzmir’den sonra Ankara’da da onbinleri arkasına alarak başlattığı iktidar yürüyüşünü, “Butlan Kemal’in CHP’yi fiilen kapatmasının” da engellemeye yetmeyeceğini açık seçik gösterdi.
Elbette, yol engellerle, zorluklarla, fırtınalarla dolu olsa da!
Peki, kim kazanacak?
Yanıtı kolay verilecek, güzergahı bir çırpıda tanımlanacak bir soru değil!
Hikâyesi yolda yazılan, alın teriyle örülen bir mücadele bu…
Ama tarihin bize öğrettiği bir gerçeklik var.
Bir önceki yazımda da andığım Victor Hugo’nun sözünü bir kez daha terennüm etmek isterim:
“Vakti gelmiş bir düşüncenin önünde hiçbir ordu duramaz.”
Sanırım, “vakti gelmiş düşüncenin” nasıl bir toplumsal güç yarattığını, bir şiirden 25 yıllık iktidar devşirmeyi başaran en iyi Recep Tayyip Erdoğan bilecektir.
“Vakti gelmiş düşünce” yalnızca bir sözcük diziminden ve albenisi yüksek bir ifadeden ibaret değil.
Halkın gündelik yaşamını var eden, gelecek tahayyülüne ruh katan “umutlarından, hayallerinden, korkularından, heyecanlarından” beslenen, güç alan “ekonomik, hukuki, siyasi” bir iklim demek.
“Butlan Kemal”in sahaya sürülmesi, “yargı bürokrasisini” kullanmak toplumun bağrındaki bu iklimi, vakti ve zamanın çarklarını tersine çevirmeye yetmiyor, yetmeyecek.
Bir çaresizliğin ifası olarak iktidar için bir sonraki hamle kaçınılmaz!
Mecburen…
Kaybedeceğini daha derin hissetse de; “yaşama içgüdüsü”…
Daha fazla yargı kararı, daha fazla yasak ve baskı süreci…
Milletvekili fezlekeleri, hatta tutuklamalar gelebilir; bunun için ileri sürülecek gerekçe ve söylemlerin hiçbir ehemmiyeti yok!
Yapabilirler mi?
Yapabilirler; bir sınır tanımadıklarını defalarca kez ispat ettiler.
Siyaseten “dönülmez akşamın ufku” zifirileşebilir!
Yapabilmeleri, “vuslata erecekleri” anlamına gelir mi?
Zamanın çarkının işleyişini yavaşlatabilirler ama dönmesini durduramazlar.
Yaşama sevincini kaybetmiş, huzursuzluğu artmış, mevcut iktidara inancını ve bağını kaybetmiş milyonlarca “ruhun”, kendisini ifade edecek “kanalı, yolu, araçları” bulması kaçınılmaz.
İktidar elindeki araçlarla toplumsal muhalefetin üzerinden silindir gibi geçse dahi; otoriterleşmeyi ve kontrolü muhteşem bir imkâna kavuştursa bile; gündelik yaşamı “üretecek, yönetecek, sürekli hale getirecek” kapasiteyi de aynı derecede kaybedecek.
Bu, kâhinlik gerektirmeyecek bir siyasi öngürü…
Kılıçdaroğlu’nun partide başlatacağını anons ettiği “arınma” nidaları bir binanın önünde “iç ses monoloğundan” başka karşılığı olmayan bir gerçeklik.
Toplumun siyaseten kucakladığı isimlerin kayıtlarını resmi bir evrağın üzerinden silmek, onlar nezdinde “Butlan Kemal’den arınmaktan” başka bir etki ve sonuç yaratmaz; siyasi gücün kendisi “başka zemin ve koşullarda” varlığını sürdürmeye devam eder.
“Butlan Kemal”in “arınması”, hiçbir siyasi etkisi, kaldıracı olmayan, tek amacı CHP’nin “resmi kimliğini” ve “kurumsal varlığını” iktidar koalisyonun önümüzdeki günlerde kurmayı planladığı oyunun aparatına dönüştüren bir gösteri, bir sembolden ibaret kalır.
Ezcümle, yaşanan iktidar savaşı sıradan, basit bir güç mücadelesi değil.
2016 yılında Donald Trump’ın birinci döneminden başlayan, 2020’de Biden ile paranteze alınan ve sonrasında ikinci Trump dönemiyle küresel tekno-otokratların da sürecin parçası haline geldiği, çöken neoliberalizm (post-kapitalizm) sonrasına yönelik bir “küresel siyasi tasarımın” parçası.
Bu yazıda artık ayrıntılarına giremeyeceğim, ama önceki birçok yazımda kalem oynattığım, insanlığa, vicdana aykırı büyük bir cürete kalkışmış durumdalar.
Bir tarihin hem maruz kalanları, hem de aynı anda tasarımcılarıyız; tıpkı Özgür Özel’in meydandan haykırdığı gibi, milyonlar “bir tarihe tanıklık etmiyor, bizzat tarihi kendi elleriyle yazıyor”.
Özgürlükleri, adaleti, çoğulculuğu, halk iradesine dayalı seçimleri, hâsılı demokrasinin bizzat kendisini öldürmek, yok etmek istiyorlar.
Yüzlerce yıldır akan uygarlığın, ilerlemenin seyrini durdurmak, tarihin akışını tersine çevirmek, arsızca yeni nesil “krallık, padişahlık, monarşi” kurmak istiyorlar…
Öylesine büyük bir meydan okumayla karşı karşıyayız yani…
Evet, işimiz çok zor ve emin olun çok kısa bir süre içerisinde mutlu sonla bitecek bir merhalede değiliz.
Ama tarihin defalarca kez ispat ettiği gibi, araçları ne derece kuvvetlenirse kuvvetlensin, “zulüm ile âbâd olunmuyor” ve insanlık vicdanı her defasında kazanıyor.
Zorluklar ve acılar yaşansa da!
Gecikse de…