Türkiye iç siyaseti kavurucu, iç karartıcı ve boğucu.
Üç gün önceki gündem bile eskiyor.
Kafanızı kaldırıp dünyaya baktığınızda, içiniz biraz daha kararabilir.
“Demokrasi, özgürlük, çoğulculuk”; dahası “refah, adalet, eşitlik” sözcükleri “arkaik” kavramlara dönüşüyor.
Bir zamanlar medeniyetin beşiği olarak görülen “batı” dört nala faşizme doğru koşuyor.
Yine…
Yeniden..
Bir kez daha…
15-20 yıl önce 2-3 puanlık marjinal hareketler olarak görülen “faşist partiler ve hareketler”, emin adımlarla Avrupa’nın hemen her ülkesinde kitleler arasında taban buluyor, oy oranlarını ve desteklerini katlanarak artırıyor.
Bugünlerde Almanya’da Hitler’in heyulası dolaşıyor ve tüm Avrupa’yı sarıp sarmalayacağa benziyor.
AB’nin ve hatta Avrupa’nın kalbi ve beyni sayılabilecek Almanya’da eylül ayında 3 eyalette yapılacak seçimlerinin ilkinde Saksonya-Anhalt’ta öngörüldüğü gibi AfD (Almanya için Alternatif) oy oranını yüzde 20 civarında artırarak eyalet seçiminden yüzde 43,8 ile büyük bir zaferle ayrıldı. Eyalet yönetimi için gerekli çoğunluğu 3 sandalye ile kaçırması bir teselli olur mu?
Hiç sanmıyorum!
Halen eyaleti yöneten merkez sağ parti CDU (Hristiyan Demokrat Birlik) ise yüzde 37,1’den yüzde 17,2’ye gerileyerek deyim yerindeyse çöktü.
Soldaki SPD (Sosyal Demokrat Parti) yüzde 9,1, Yeşiller yüzde 8,9, Sol Parti yüzde 8,6 oy ile çöküşlerini perçinledi.
2021’de yüzde 60,3 olan seçime katılım oranı, 2026’da yüzde 77,8’e yükselerek tarihi bir seviyeye ulaştı.
Yani anlayacağınız Almanya halkı faşist parti AfD için sandığa akın etti!
AfD, Saksonya-Anhalt’ta eyaleti yönetmeye çok yakın; hedef 2029 seçimlerinde ülke iktidarını devralmak…
Sırada Fransa var…
2027’de Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak ve Marine Le Pen ile Jordan Bardella liderliğindeki faşist Ulusal Birlik (Rassemblement National - RN) partisi, son yıllarda oy oranını sistematik olarak artırarak ülkenin en güçlü siyasi aktörlerinden biri haline geldi ve iktidara hiç olmadığı kadar yaklaşmış durumda.
Bu kadar mı?
Post-faşist kökenlere sahip İtalya’nın Kardeşleri (Fratelli d'Italia) partisinin lideri Giorgia Meloni, ülkeyi sağ bir koalisyonla epeydir başbakan olarak yönetiyor.
Avusturya’da Herbert Kickl liderliğindeki faşist Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), son genel seçimlerde oyunu yüzde 29’a çıkararak birinci parti oldu ve ülkenin yönetiminde ana aktör haline geldi.
Belçika’da ülkenin zengin kuzey bölgesi Flandre’ın bağımsızlığını ve faşist politikaları savunan Vlaams Belang, federal düzeydeki anketlerde ve bölgesel güç dengelerinde iktidarın kapısını zorluyor.
Hollanda’da İslam ve göçmen karşıtı söylemleriyle bilinen Geert Wilders’ın partisi PVV, 2023 seçimlerini kazanarak sağ bir koalisyon hükümeti kurdu; erken seçimle şimdilik iktidardan uzaklaştı, ama gücünü koruyor.
Hırvatistan, Finlandiya ve Çekya’da faşist partiler, kurulan koalisyon hükümetlerinde küçük ortak veya kilit destekçi olarak doğrudan yönetimde söz sahibi.
İngiltere’de Nigel Farage’ın faşist Reform UK partisi yükselişte ve daha bu yıl Mayıs ayında yapılan yerel seçimleri kazandı ve bir zamanlar İşçi Partisi’nin kaleleri olan kentler de bile zafer elde etti.
İspanya’da Vox partisinin merkez sağla yaptığı bölgesel ittifaklar ve Portekiz’deki Chega’nın hızlı büyümesi de sürüyor.
Sosyal demokrasinin kalesi olarak görülen İsveç’te bile sağ/aşırı sağ ittifakı iktidarda ve 13 Eylül’de yapılacak seçimde iktidara tutunmaya çalışıyor.
Saydığım bu ülkelerin neredeyse tümünde görünen siyasi gündem aynı: Göçmenler, yabancılar, Müslümanlar.
Arka planda görünmeyen gündem ise: Ekonomik kriz, yoksullaşma, kitlesel olarak artan işsizlik, geleceksizlik ve derin umutsuzluk.
“Kapitalizmin” bir ekonomik model olarak çöküşü, yatırımların ve büyümenin durması, verimlilik ve kârlılık yarışında insanın (istihdamın) kurban edilmesi, şirketlerin artan devasa kârlarına karşın hâlâ işlerini korumayı başaranların ücret seviyelerinin 1970’lerin altına gerilemesi bu ekonomik krizin nesnel temellerini oluşturuyor.
Elbette, büyük sermayeyle işbirliği halinde hareket eden faşist parti ve hareketler, toplumlarına bu adaletsiz ve haksız ekonomik gerekçeleri krizin “asli unsurları” olarak anlatmıyorlar.
Gövdeleri ve dalları “göçmenler, yabancılar ve Müslümanlar” ile yeşerip yapraklansa da, kökleri “sermaye sınıfının” çıkarlarından besleniyor.
O tarihsel olarak bildiğimiz faşizmin popülizm dilini kullanarak, toplumlarına, “Yoksullaştınız ve işinizi kaybettiniz, çünkü göçle gelen yabancılar işinizi elinizden aldı” söylemiyle nefret siyaseti (bir boyutuyla sınıf siyaseti) yürütüyor.
Bu siyasi anlatıyı, “Müslüman” gibi “kültürel kimlik” ile taçlandırarak kapitalizmin “asli krizini” örtüyor, kitle bilincini yönlendirerek, siyasi bir güç oluşturuyorlar.
Bu anlatının “mayası” neredeyse tüm Avrupa’da tutmuş vaziyette…
Faşist parti ve hareketler tekno-kapitalist yeni sermaye sınıfını da arkasına alarak koşar adım iktidara yürüyor.
Faşist partilerin eşgüdüm halinde tüm Avrupa’da ve hatta dünyanın birçok bölge ve ülkesinde “kolayca” ve “zahmetsizce” yükselmesindeki en büyük etkenlerden birisi “sol partilerin ideolojik olarak çökmüş olması”.
1970’lerden beri merkez sağ ile birlikte “neoliberalizmin” işgaline uğrayan “sosyal demokrat, sosyalist” partiler, sendikaları, işçi sınıfını terk etti; sağ ile birlikte “özelleştirme, finansallaştırma ve kuralsızlaştırma (deregülasyon)” zehirini içince “ideolojik” olarak da içi boşaldı ve “sınıfsal tabanını” kaybetti.
İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da ve daha birçok yerde sol partilere oy veren işçi mahallelerinin bugünlerde faşist partilerin seçmen tabanına dönüşmesi boşuna değil.
Tekno-kapitalizmin öncülerinden ve ideologlarından Elon Musk’ın AfD’nin seçim zaferinden sarhoşa dönmesi ve kutlaması boşuna değil.
Tekno-kapitalist sermaye sınıfı, yeni hâkim güç olarak faşist partiler üzerinden yeni bir “gerici enternasyonel” kuruyor.
“Büyük sermaye” ile “faşist partiler” ittifakı kitleleri yönlendirmek ve kontrol altında tutmak için yeni ve güncel bir siyasi dalgaya dönüşüyor.
Sol ise dünyanın hemen her yerinde, neolibelarizm ile bağlarını kopartamadan o “ideolojik çürümüşlük” zemininde can çekişmeye, kendi elleriyle çaresizce toplumları faşizme teslim etmeye devam ediyor.
Bu büyük bir buhran, büyük bir kaos hali demek!
Eğer bir “ideolojik müdahale” ve yeni bir “enternasyonel siyasal direniş” oluşmazsa, bu hikâyenin varacağı bir sonraki aşamayı 1930 ve 1940’lardan biliyoruz: Oteriter rejimlerin yayılması ve teknolojiyle taçlandırılmış yeni nesil diktatörlükler çağı!
Bunca söz arasından lafı yeniden içeriye getirip bir iki lakırdı da Yeni Parti için edelim.
“Teknik kuruluşunu” tamamlayan ve “siyasi kuruluş” için yol almaya çalışan Yeni Parti de bu fotoğrafa bakıp kendisine düşen payı alabilir.
Eğer dünyanın haline bakıp “ideolojik/sınıfsal” bir analizle gerçekçi bir “siyasi program” oluşturamaz, halkı “kimlik ve kültür” tanımlamasıyla kazanmaya çalışırsa, başına geleceklerin İngiltere İşçi Partisi, Fransa Sosyalist Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi, Yunanistan PASOK’undan farklı olmayacak.
Mesele sistem içinde kalarak neoliberalizmin solunda yer almak değil, “gelirin, servetin ve mülkiyetin” yeniden dağıtımını sağlayacak “yeni bir sol ideolojik program” oluşturabilmekte.
Butlan CHP’si sonrası bir kitle partisi olarak Yeni Parti’nin böyle bir ideolojik sıçrama gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği, siyasi kuruluş sürecinde bunu ihya edecek kadroları parti örgütüne taşıyıp taşıyamayacağı meçhul.
İktidarın baskısına karşı direniş kafayı suyun üstünde tutmaya yarayabilir, ama sınıf temelli, cesur, yeni bir sol program olmazsa, “iktidarı” ve “bu kara düzeni değiştirmeye” yetmez!