SON DAKİKA
Hava Durumu

Evrensel Temel Hizmetler nedir?

Yazının Giriş Tarihi: 05.10.2026 23:12
Yazının Güncellenme Tarihi: 05.10.2026 23:13

Yeni bir sol program arayışı kapsamında Evrensel Temel Hizmetler’in (ETH) güçlü bir siyasi perspektif sunabileceğini ve somut çerçevesiyle halka umut verebileceğini, siyasette yeni bir merkez oluşturabileceğini aktarmaya çalıştığım yazı dizimizin ikinci bölümünde, “ETH tanımı” üzerine biraz daha odaklanmak istiyorum.

Evrensel Temel Hizmetler kavramı, ilk bakışta sezgisel bir nitelik taşıyor gibi görünebilir. Sağlık, eğitim, ulaşım, barınma gibi temel alanlardaki hizmetlerin “herkese”, “gelir düzeyinden” ve “sosyal konumdan” bağımsız biçimde sağlanması fikri; üzerine inşa edilmiş olduğu sezgi kadar güçlü ve köklü bir zemin sunuyor.

Bununla birlikte kavramın “gerçek içeriği”, ne salt teknik bir politika önerisinden ibaret ne de mevcut refah devleti uygulamalarının basit bir genişletmesi.

ETH, aynı zamanda “piyasa toplumunun” temel örgütlenme mantığına yönelik “köklü bir itirazı” ve “modern sosyal yurttaşlığın” yeniden tanımlanmasına ilişkin “sistematik bir felsefi öneriyi” bünyesinde barındırıyor.

ETH üzerine önemli çalışmalar yapan Anna Coote ve Andrew Percy’nin tanımı, üzerinde uzlaşılan en önemli ve etkili ETH tanımını içeriyor:

ETH, ortak ihtiyaçları karşılamak için kolektif sorumluluğun kullanılması, yönetimin en uygun düzeye devredilmesi, farklı mülkiyet modellerinde faaliyet gösterse de kamuya karşı açık yükümlülükler taşıyan kuruluşlar tarafından sunulması, ihtiyaca göre erişilebilir ve ücretsiz olması, hizmet kullanıcıları ve yurttaşların planlama ve sunuma anlamlı biçimde katılması temelinde örgütlenen bir hizmet sistemidir.

Bu tanım yalnızca hizmetin “ne olduğunu” değil, “nasıl örgütleneceğini” ve “kimin kontrolünde” bulunacağını da içeriyor; bu özelliğiyle ETH “siyasi” bir proje olduğu kadar “yönetimsel” bir model sunuyor.

ETH’nin odağında, özellikle şu soru yatıyor: Hangi ihtiyaçlar “kolektif” olarak sağlanmalı, hangilerini “piyasaya” bırakmak mümkün?

Bu soruya verilen yanıt, salt “pragmatik” değil, “normatif” bir içerik taşıyor. Bazı ihtiyaçların, nitelikleri gereği, “piyasa mekanizması” aracılığıyla “adil ve evrensel” biçimde karşılanamayacağını öne süren bir argüman söz konusu burada.

Bu ihtiyaçlar; bireyin toplumsal yaşama tam katılımı için zorunlu olan, karşılanmaması durumunda eşitsizliği kalıcılaştıran ve karşılanması durumunda toplumun bütünü için dışsallıklar yaratan ihtiyaçlardan oluşuyor.

ETH’Yİ OLUŞTURAN 9 BİLEŞEN

ETH “soyut bir ütopya” değil; zaten var olan, tarihsel ve güncel örnekleri bulunan ve “demokratik siyasi irade” mevcutsa genişletilip derinleştirilebilecek bir sistemler bütünü.

Piyasanın kendi haline bırakılması; ne dijital teknolojinin meyvelerini adaletli biçimde dağıtabiliyor ne de insan ihtiyaçlarını evrensel ve yeterli biçimde karşılayabiliyor.

Bu nedenle “demokratik kolektif eylem”, piyasanın tamamlayıcısı değil belirli alanlarda onun yerini alan “zorunlu bir toplumsal örgütlenme” biçimi olmalı.

ETH’nin “siyasi çerçevesi”, onu yalnızca bir sosyal politika öneri paketi olarak değil, demokratik sosyalizmin 21. yüzyıl için yenilenmiş bir siyasi programının merkezi olarak konumlandırıyor.

Bu “siyasi çerçeve” üç düzlemde işliyor:

Birincisi, hizmetlerin kolektif sağlanması ilkesiyle piyasanın tahribatına karşı somut bir duvar örmek;

ikincisi, dayanışmayı ve kolektif kimliği yeniden inşa ederek aşırı sağın yabancı düşmanlığına karşı bir karşı-hegemonya geliştirmek; üçüncüsü, emekçileri, yoksulları ve sistem dışına itilenleri aşağıdan yukarıya örgütleyerek bu programı taşıyacak bir toplumsal güç oluşturmak.

ETH’nin 9 temel bileşeni insan yaşamını, refahını ve özgürlüğünü doğrudan etkiliyor ve belirliyor:

“Sağlık (Evrensel Sağlık Güvencesi), Eğitim (Beşikten Yaşam Boyu Öğrenmeye); Bakım (Çocuk, Yaşlı ve Engelli Bakımı); Barınma (Erişilebilir Konut); Ulaşım (Kamusal Taşıma ve Ücretsiz Ulaşım); Dijital Erişim (İnternet ve Bilgiye Ulaşım); Beslenme (Gıda Güvencesi); Enerji (Enerjiye Erişim Hakkı) ve Hukuki-Demokratik Katılım (Temel Hakların Güvencesi).”

DOKUZ BİLEŞENİ BİR ARADA OKUMAK: ETH’NİN SİSTEMİK MANTIĞI

Bu 9 farklı alan, birbirinden bağımsız politika paketleri olarak değil ETH’nin birbiriyle iç içe geçmiş bileşenleri. Bütüncül bir bakışla 9 alanın birlikte oluşturduğu sistemik mantığı daha net görmek mümkün.

Birincisi, bu bileşenler birbirini tamamlıyor ve güçlendiriyor. Kaliteli barınmadan yoksun bir birey, sağlık hizmetlerinden en verimli biçimde yararlanamaz; yetersiz beslenen bir çocuk, eğitimden tam anlamıyla faydalanamaz; enerji yoksulluğu içindeki bir aile, dijital erişim güvencesinden gerçek anlamda yararlanamaz. Bu karşılıklı bağımlılıklar, ETH’nin parçalara bölünmüş sektörel politikalar değil bütünleşik bir sistem olarak tasarlanması gerekliliğini zorunlu kılıyor. Bir alandaki eksikliğin, sistemin diğer alanlarındaki kazanımları aşındıracağı açık.

İkincisi, dokuz bileşenin her biri, kendi alanında piyasanın sistematik başarısızlıklarını giderme iddiasını taşıyor; ama bu başarısızlıklar yalnızca “teknik” değil, “yapısal” ve “siyasi” nitelikte. Konut spekülatörlerinin, enerji tekellerinin, özel sağlık sigortacılarının ve platform ekonomisi devlerinin kazanılmış çıkarları, ETH’nin her bileşeninin önünde güçlü bir siyasi direniş oluşturuyor. Bu direnişin varlığı, ETH’yi salt bir teknik politika tartışmasından çıkarıp sınıf çatışmasının somutlaştığı bir siyasi mücadele zeminine taşıması kaçınılmaz.

Üçüncüsü, bu bileşenler bir arada ele alındığında ETH’nin yarattığı “sosyal ücret” etkisinin gerçek büyüklüğü görünür hâle geliyor. Sağlık, eğitim, bakım, barınma, ulaşım, dijital erişim, beslenme, enerji ve hukuki güvence; bunların tamamı piyasadan satın alınmak zorunda kalındığında, bu harcamalar özellikle “düşük ve orta gelirli hanelerin” bütçesinden orantısız büyük pay alıyor. ETH, bu harcamaları toplumsal havuza alarak gerçek satın alma gücünü ihtiyaç sahiplerinin elinde yoğunlaştırıyor. Bu etki, yeniden dağılımın en dolaysız ve en eşitlikçi biçimlerinden birisi demek.

Dördüncüsü ve belki de en önemlisi, bu dokuz alandaki kolektif hizmetlerin bir arada varlığı, toplumsal dayanışmanın kurumsal ifadesini oluşturuyor. İnsanlar bu hizmetleri “birlikte kullandıklarında”, onları “birlikte ürettiklerinde” ve onların sürdürülmesi için “birlikte mücadele ettiklerinde”; bu ortak deneyim, “aşırı sağın” ulusal kimlik çerçevesiyle inşa etmeye çalıştığı suni birliğin çok daha güçlü ve somut bir alternatifini yaratıyor. Kolektif hizmetler, soyut bir dayanışma söylemini değil gündelik hayatın dokusuna işlenmiş bir dayanışma pratiğini temsil ediyor.

TARİHİN SUNDUĞU FIRSAT

Tarih, her büyük kriz döneminin aynı zamanda bir “siyasi yeniden kuruluş fırsatı” barındırdığının örnekleriyle dolu. 1930’ların “Büyük Buhranı”, hem “faşizmin” yükselişini hem de “Yeni Düzen” ve “Beveridge” refah devletinin doğuşunu mümkün kıldı.

1970’lerden itibaren yükselen neoliberalizm, 2008 krizi ve ardından gelen otoriter popülist dalganın yarattığı tıkanıklık, dünyayı tarihsel olarak benzer bir kavşak noktasına getirdi.

Bu kavşakta solun önünde iki seçenek var: “Dağınık”, “savunmacı” ve yalnızca mevcut durumu korumaya odaklanan bir siyaset; ya da gerçekten farklı, “kamusal insan” ve “kamusal toplumun” mümkün olduğunu “somut politika önerileriyle” gösteren, insanları aşağıdan yukarıya doğru örgütleyen ve geleceğe yönelik bir umut dili kuran bir siyaset ve yeni bir sol program.

Biz, ikinci seçeneğin mümkün olduğunu ve “Evrensel Temel Hizmetler”in bu seçeneğin en güçlü “siyasi aracını” oluşturduğunu savunuyoruz.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.