On yıllardır, hatta birkaç yüzyıldır kesintisiz inşa edilen (icat edilen) “liberalizmin/neoliberalizmin” en önemli siyasi dayanakları “özgürlük”, “bireysel hak” ve “özel mülkiyet” rejimiydi.
“Siyasi özgürlük” ve 20. yüzyılla birlikte “özgür serbest seçimler” bu teorinin en önemli ayaklarını oluşturuyordu.
Bugün “teknoloji kapitalizmiyle” en marjinal ve ileri formuna ulaşan sistem, “toplumların katılımı ve açık rızasıyla” geliştirildi, üretildi.
Bu tarihsel dönem kapanıyor…
Kapitalizmin ve neoliberalizmin son 15-20 yıldaki fiili “aşamalı iflası” sonrası bu siyasi söylemin ve dayanağın hızla çöktüğü, “özgürlük”, “serbest seçim” ve hatta “liberal demokrasinin” bizzat kendisinden vazgeçildiği anlaşılıyor.
Özellikle 1980’den sonra Regan (ABD) ve Teacher (İngiltere) ile birlikte kamusal olan her şey “özelleşti”, “finansallaştı” ve “kuralsızlaştı (yasasızlaşma / deregülasyon)”…
“Halkın katılımını ve rızasını gerektiren” bir ihtiyaç, “aşılması gereken” bir siyasal mücadele alanı ve “tarihsel eşik” kalmadı ve küresel sermaye sınıfı “tam bir hegemonya” kurdu.
Bunu 2008’deki iflasta, çöküşün tüm faturasını dünya halklarının üzerine yıkarak layıkıyla ispat ettiler!
Kapitalizmin hâkim gücü ABD’de Donald Trump ile simgeleşen “otoriterleşme” ve liberalizmin tarihsel “kavram ve eylemlerinden” vazgeçme, hızla uzaklaşma eğilimi kuvvetleniyor; “illeberalizm” bir teori, tartışma alanı olmaktan çıkarak, uygulamada, politik eyleme dönüşüyor.
O hep kutsadıkları “liberal demokrasinin”, “biçimsel” haline, “sembolizmine” bile artık tahamülleri yok!
Trump, 2020’de düzenin tahterevallisinin öteki ucundaki Demokrat Parti’ye seçimi kaybedince “hile var, hile var” diye ortalığı ayağa kaldırıp, iktidarı devretmemek için ayaklandığında (hatta yandaşlarına Kongre’yi bastırmasına rağmen) rejimin kurumları ve temsilcileri Trumpgiller kadar hızla liberalizmi terk etmedi ve “darbe girişimi” o aşamada akamete uğradı.
Elbette, ABD aşırı sağı, aşırı sermaye birikimiyle semiren teknoloji sermayesi ve oligarklarını da arkasına alarak 2020-2024 arasında boş durmadı; MAGA (Make America Great Again / Amerika'yı Yeniden Büyük Yap) olarak adlandırdıkları ve “Karanlık Aydınlanma (Dark Enlightenment)” diye uydurma bir teorik çerçeve ve lafazanlıkla örgütlendiler; krizin yerlebir ettiği geniş kitleleri mobilize ederek (üstelik kendi elleriyle yıktıkları orta sınıf ve yoksulları) arkalarına almayı başararak, yeniden iktidara gelmeyi başardılar.
Hatta Trump, seçim kampanyası sürecinde destek isterken 2024 seçimlerinin son seçimler olacağını ima ederek şunları söyleme cüreti bile gösterdi: (https://www.youtube.com/shorts/Y7b4r1FIG-A)
“Hristiyanlar, sandığa gidin ve oy verin. Sadece bu seferlik. Bir daha bunu yapmak zorunda kalmayacaksınız. Dört yıl daha, biliyor musunuz ne olacak? Her şey düzelecek, her şey harika olacak. Bir daha oy kullanmak zorunda kalmayacaksınız, benim güzel Hristiyanlarım.”
Trump, koltuğa oturur oturmaz, değil gün, saat bile kaybetmeden, yandaşlarıyla ellerine testereleri alarak, yoksullar, halk adına sistem içinde geriye kalan ne kadar “gıda, eğitim, sağlık, barınma” yardım ve destek kurumu, bütçesi, insan kaynağı varsa doğradılar, yok ettiler.
Trump ve ekibi, bakanlıklara, CIA, FBI, Ordu gibi stratejik kurumlar başta olmak üzere tüm devlet kurumlarının tepesine itaatkâr yandaşlarını doldurdu.
ICE (Immigration and Customs Enforcement / Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) gibi uygulamalarla sosyal ve siyasi yapıyı manipüle etmeye başlayan bu ekip, medyayı, üniversiteleri, sivil toplum alanını, özetle hemen her alanı yeniden inşa etmeye koyuldu.
Tüm bunlarla, liberalizmin “özgürlük” alan ve savunusuyla sermayenin hakimiyetindeki bir toplumsal düzeni ayakta tutacak bir “rıza üretme makinesinin” tarihsel olarak artık çalışmadığını ve çalışmayacağını kavrayarak hegemonyayı sürdürecek yeni bir yapı oluşturmaya yöneldiler.
Tam da Trump’ın vaat ettiği gibi: “Halkın bir daha oy kullanmasına ihtiyaç ve gerek kalmayacağı bir düzen.”
Bütün bunları neden anımsatıyorum?
Kasım 2026’da ABD’de ara seçimler yapılacak ve Trump ile Cumhuriyetçi Parti’nin hem Temsilciler Meclisi (Kongre), hem de Senato’da çoğunluğu kaybetme olasılığı oldukça yükseldi.
İran savaşı ve ekonomik krizle çöküşü hızlandıran Trumpgiller, özgür bir seçimde sandıktan çıkamayacaklarını ve ayakta kalamayacaklarını iyice anladıkları için, bugünden seçimleri manipüle etmeye yeniden başladılar.
Trump, perşembe akşamı TV’de “ulusa sesleniş” konuşmasında, Çin’i 2020’de ve halen ABD seçimlerine müdahale etmekle ve istihbarat teşkilatını bunları örtbas etmekle suçlamaya başladı; oysa ABD istihbaratı yaptığı araştırmalarda bu yönde bir müdahalenin olmadığını açıklamasına rağmen.
Trump, bununla da yetinmedi, Amerikan seçimlerinin kuşatma altında olduğunu belirterek, sistemin “düşman yabancı aktörler ve izinsiz göçmenler” tarafından istismar edilen zafiyetlerle dolu olduğunu savundu.
Ayrıca, Trump ikinci dönemine başlar başlamaz, seçim bölgelerinin sınırlarını Cumhuriyet Parti lehine olacak şekilde eyaletlerde yeniden çizecek hamlelere, mektupla oy vermeyi engelleyecek yasal girişimlere, göçmenlerin vatandaşlık (haliyle oy verme) haklarını askıya alacak adımlara yöneldi.
Hatta, Trump seçimlere müdahale konusunda işi o derece ileri götürdü ki, ABD’de seçimlerin düzenlenmesinde önemli bir teknik destek kurumu olan “Seçim Yardım Komisyonu”nun iki Demokrat Partili üyesini birkaç gün önce görevden aldı, geriye kalan son üye olan Cumhuriyetçi Parti’nin üyesinin de istifası sağlandı.
Trump, hemen öncesinde de Siber Güvenlik ve Altyapı Güvenliği Ajansı’na (CISA - Cybersecurity and Infrastructure Security Agency) büyük kesintiler getirdi; oysa bu ajansın görevleri arasında eyalet ve yerel yönetimlerin seçim sistemlerini korumasına yardımcı olmak da yer alıyordu.
Trump, bir taraftan seçim güvenliğinden şikâyet edip “hile var, hile var” diye yaygara koparırken, diğer taraftan seçim güvenliğini sağlamakla görevli yapıları dağıttı…
Niye acaba?
Yoksa, vaat ettiği gibi, “Halkın bir daha oy kullanmak zorunda kalmaması” olabilir mi?
Ama Trump’ın “Çin ve Rusya gibi ülkelerin seçimlere müdahale ettiği” yönündeki iddiaları sürekli gündeme getirerek bir “algı oluşturma” çabası bu sürecin en önemli girişimi gibi gözüküyor.
Trump, “kontrollü bir seçim” için teknik altyapı hazırlıklarını sürdürürken, çabası yine de sonuç vermez ve sandık sonuçlarında seçimleri kaybettiği anlaşılırsa, sonuçları tanımama ve fiili müdahale için elinin altında “hazır bir algıyı” tutmak istiyor.
Ne kadar ironik, yabancıları ABD’nin seçimlerine müdahale etmekle suçlayan Trump ve MAGA’cı bu güruh, iş İngiltere, Macaristan, Fransa, Almanya ve daha birçok ülke (Latin Amerika’daki seçimler örneğin) gündeme geldiğinde, değil sözle müdahale, o ülkelere kaynak aktarma, hatta bizzat o ülkelere giderek destekledikleri aşırı sağ adaylar lehine miting bile düzenlemekten geri durmadılar, durmuyorlar, durmayacaklar.
Gülmeyin!
İşte o kadar arsız, utanmaz ve yüzsüzler!
Ait oldukları sınıfın çıkararını korumak için “her şeyi yapmaya, yıkmaya, dağıtmaya” hazır oldukları ve her şeyi göze aldıkları anlaşılıyor.
Bunları neden anımsatıyor ve yazıyorum?
Bir kere ABD’deki her iktisadi, sosyal ve siyasi gelişmenin tüm dünyaya yansıması oluyor ve olacak.
Küresel bir düzen ve iktisadi sistem “koçbaşıyla birlikte” çöküyor; bu çöküşle bağlantılı “siyasi yapılar, kurumlar”, hatta “kavramlar, ideolojileri” de çöküyor.
Bu çöküşün en kritik eşiklerinden birisi, liberalizmin “açık rıza ve seçimlere” dayalı rejimi de çöküyor. Tüm bunların İngiltere, Fransa, Almanya ve hatta Türkiye gibi ülkelere yansıması olmuyor mu sanıyorsunuz!
Daha geçen hafta Ankara’da toplanan NATO zirvesinde tek kelime “demokrasi”, “özgürlük”, “serbest seçim” sözü edildiğini duydunuz mu!
ABD’deki gelişmeler ve Trump rejimi bize şunu net biçimde gösteriyor:
Demokrasilerin bir “olasılık” olarak değil, ama “fiili (eylemsel) olarak” çöktüğü bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
Bundan sonra yapılacak seçimler, kurulu bir sistemin içindeki bir “siyasi rekabet ve teknik bir işlemi” ifade etmekten, “iktidar değişimini” doğal karşılamaktan ibaret değil; seçimler, bundan sonra “toplumsal bir mücadelenin” simgesel bir aracı ve yol haritasının parçası olacak…
Küresel yoksulluğun derinleştiği ve kronikleştiği, orta sınıfların çöktüğü, servetin çok önemli bir kısmının bir avuç kişi ve şirketin elinde toplandığı bir dünyada, büyük sermayenin geniş kitlelerin “özgür iradesine” sandığı terk etmesi, intihar etmeleri anlamına geliyor!
“Kapitalist ekonomik sistemi” büyük bir adaletsizlik yaratarak kendileri yıktılar, yaslandıkları siyasal sistem olan “liberalizm/neoliberalizmi” de kendi elleriyle yok ediyorlar.
Ama bu yıkımın altından neyin doğacağını henüz bilmediğimiz, büyük bir “toplumsal ve sınıfsal mücadelenin” başladığı, “kararsız, kaotik bir döneme” girdiğimiz kesin!
Türkiye’de bu küresel sistemin bir parçası ve halen süregiden siyasi mücadeleler de bu anlık gelişmelerden bağımsız değil.
O halde…
Hani, Özgür Özel ve arkadaşlarının kuracağı söylenen “YENİ PARTİ”deki (rivayet o yönde) “yeninin” ne olması gerektiğini iyi düşünmek gerekiyor.
Büyük bir siyasi baskı, kargaşa ve kaos ortamının hâkim olduğu bir gerçek. Yaşanan tüm bu siyasi kriz halini “tarihsel bağlam ve süreciyle” birlikte analiz etmek gerekiyor.
Yeni Parti’nin geniş bir demokrasi cephesi oluşturmayı hedeflediği, bu yönde hazırlıklar yapıldığı görülüyor.
Bu geniş cephe ve aciliyet haline çıplak gözle bakılınca anlaşılır bir durum…
Ne var ki, bu yönelim tek başına yeterli değil…
Yaşanan bu krizin küresel düzeyde “bir sınıf mücadelesi” olduğunu “anlamadan ve kavramadan”, sanki dünya büyük bir altüst oluştan geçmiyormuş gibi; büyük sermayenin terk ettiği, yıkmaya çalıştığı “liberal demokrasiye” yeniden dönülebilirmiş, eski düzenin kavram ve araçlarını temel bir veri olarak kabul etmeye devam ederek yeni bir “refah toplumu” kurulabilirmiş sanrısıyla bir siyasi mücadeleye girişmek beyhude bir çaba.
CHP’den kopuş ve yeni bir parti kuruluş süreciyle ilgili benimki çok büyük bir beklenti ve hayal mi bilemiyorum; belki bir temenni olarak da görebilirsiniz.
Ama bu aktardıklarımı CHP etrafında dönen tartışmanın da ötesine taşıyarak daha geniş bir siyasi kapsam ve ufuk etrafında da düşünebilirsiniz.
Eğer yeni bir parti kuruluyorsa, bu yeni dünyayı ve geleceği inşa edecek bir “siyasi program, söylem, eylem ve organizasyonla” olabilir.
Neoliberal düzenin yıktığı ve terk ettiği geniş kitlelere (sınıflara) yeni bir dünya ve tahayyül sunmaya girişmeyen her yeni parti, eski bir parti olmaya mâhkum; olsa olsa ara dönemin bir “mücadele istasyonu” olmaktan öteye geçemeyecektir.
Servetin ve gelirin yeniden dağıtımını, mülkiyet rejimini kökten değiştirmeyi, “sağlık, eğitim, barınma (konut), enerji, ulaşım, bakım hizmetleri, internet ve iletişim (yapay zeka dahil)” gibi temel toplumsal hizmetleri “Evrensel Temel Hizmetler (ETH)” anlayışıyla “kamulaştırmayı” ve piyasa rekabetinin dışına çıkarmayı hedeflemeyen, yani bir “sınıf partisi” olmaya yönelmeyen bir siyasi parti ve hareketin, “sermaye sınıfının” çıkarlarını korumak için “hile var, hile var” diye ortalıkta dolaşan Trumpgiller gibi iktidar sahiplerini geriletmeleri ve iktidarı yeniden halka geri vermeleri, ne yazık ki olası değil!
Keza, Trump’ın ve MAGA’cıların açtığı yolda, gösterdiği hedefe, durmadan yürümeye ant içmiş “küresel gerici aşırı sağ enternasyonel” bir yapı oluşmak üzere.
Bu gerici yapının terk ettiği “illeberal demokrasi” içinde kalarak halka özgürlük ve adaleti geri getirmek imkânsız…
Belki bu tarihsel değişim ve devrimin tam orta yerinde bu gerçekliği algılamak, kabul etmek güç; ama bildiğimiz “liberal demokrasiler, özgürlükler, seçimler” dönemi sona erdi.
Demokrasiyi, “adalet, özgürlük, eşitlik ve halkın ortak yararını gözetecek bir şekilde” yeniden inşa etmemiz gerekiyor!
Maharet, eski düzenin kavramları ve siyasi araçlarıyla “Yeni Parti” kurmak değil, yeni dünyayı inşa edecek yeni kavram ve siyasi araçlarla “Yepyeni Parti” kurmak!
Bu krizin içinden bu “sıçramayı” sağlayacak imkân doğacak mı, yoksa bu “yepyeniyi” inşa edebilmek için ara bir dönemden mi geçeceğiz, hep birlikte tanıklık edeceğiz…