SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

'Canlı' ölümlerin kusurlusu kim?

Yazının Giriş Tarihi: 12.03.2011 00:03

İyi haberi de, kötü haberi de, önce bir mektupla, sonra telgraf ve telefonla almaya başladık.

Radyo ve televizyonlar işin rengini değiştirdi. Derken, internet ve mobil iletişim araçları da yaşamımıza dahil olunca baş döndürücü bir dönem başladı.

1991 yılında 1. Körfez Savaşı'nda bombaların fırlatılış ve patlayışına anında tanıklık ettik.

Kötü bir haberi "duymanın, öğrenmenin" üzüntüsü ve kederinden, buna vakit kalmadan, naklen ölümler çağına adım attık.

1999 yılında NATO uçakları, pardon ABD uçakları Yugoslavya'yı bombalarken, ekran karşısında, sinema salonunda  patlamış mısırla film izler gibiydik...

2001 yılında "İkiz Kulelere" çarpan uçaklara neredeyse eşlik ettik; kulelerden aşağıya düşen insanlarla birlikte "yere çakıldık"...

2003 yılında "kimyasal yalanlarla" Saddam'ı devirirken, cephedeki askerlere "iliştirilmiş seyirciler" olarak, kameralar eşliğinde sokak sokak çarpışmalara girdik; göğsüne kurşun isabet eden askerle birlikte toprağa serildik.

Ve 2011 yılında, tsunami dalgaları Japonya kıyılarında kasabaları yutarken, dünyanın öbür ucunda nafile yol almaya çalışan arabaları, birkaç saniye sonra dalgalar arasında un ufak olacak evleri ve içinde "yaşayanları" biçare izledik...

Kimi insan eliyle, kimi doğanın zoruyla, "yıkıma" birebir, anında, olduğu gibi tanıklık etmeye başladık...

Peki, binlerce kilometre uzaklıkta olsa bile, yaşamla ölüm arasındaki seyir mesafesi bu denli kısalmışken, ekran başındaki "vicdani ezikliğimiz" neden?

Yalnızca "olanı, olduğu gibi" izlemekten mi ibaret, yoksa insanoğlunun yapabilecek daha bir şeyleri varken, "zamanında" yapamamış olmasından kaynaklanan bir "eksiklik" duygusu mu bizi kahreden?

Havalanması engellenemeyen uçakların bıraktığı bombaları; yalanlar üzerine başlatılan savaşları ve cephedeki göğüs göğse yaşanan çarpışmaları; rant paylaşımlarına kurban giden kentleşmenin yıkımını anında izlerken, ekran karşısındaki o "donukluğumuzun" kusuru kimde?

Yalnızca izlemek ve tanıklık etmek mi "üzüntümüzün" kaynağı, yoksa Japonya'yı izlerken, bilinç altımızda beliren benzer bir deprem anında yıkılacak binalarımızın hayalini görmek mi gerçek üzüntümüz?

Peki, üç vakte kadar olacak bu sahneyi, bu kez binlerce kilometre ötede başkaları "canlı" izlerken, sona erecek hayatlarımızın kusurlusu "kim" olacak?

Siz mi, ben mi?

Kim?