Ünlü İtalyan düşünürü Antonio Gramsci, "Hapishane Defterleri" adlı kitabında şöyle yazıyor:
"Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor: Şimdi canavarların zamanı."
Biliyorum, başlığı okuyan karamsarlığa gömülmüş birçok kişi artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini, Erdoğan ve AKP iktidarının ne yapıp edip, CHP’yi ve güçlü bir muhalefeti tasfiye edeceğine inanmış vaziyette.
13 seçim yenilgisiyle hem CHP’lileri, hem de genel olarak toplumsal muhalefeti "ruhen ve zihnen" çöküntüye uğratan "Bay Kemal", iktidar yargısıyla "Butlan Kemal" olarak terfi ettirilmesi zamanın çarkının dönmesini, iktidarın ve CHP içindeki demokrasi düşmanlarının "halk iradesindeki akıbetini" engelleyebilir mi?
Maruz kaldığımız tabloya ilişkin "hukuken" bir şey söyleyecek değilim, zaten laf yetiştirmeye çalışanların sözleri de "ritüelden" ibaret; itibar eden, inanan, ikna olan da yok!
Ortada ne "hukukla", ne de "yasayla" açıklanacak bir durum var.
Yasa ve hukuk kılıfıyla "halkın iradesine", "serbest seçimlere" yönelik açık bir "önleyici" siyasi müdahale var.
Önümüzdeki günler elbette yine bolca yasa ve hukuk ritüelinin dillerde dolanacağı, ama esas bilek güreşinin “siyasi ve toplumsal mücadeleye” kayacağı günlere adım atmış durumdayız.
Bir araf döneme, belirsizlik sürecine girdik…
Eski Türkiye ölüyor, yeni Türkiye doğmak için mücadele ediyor…
Tam da Gramsci’nin dediği gibi: Şimdi canavarlar zamanı!
İçinde bulunduğumuz tablo ne kadar vahim ve karanlık olursa olsun, böyle anlarda Mustafa Kemal Atatürk’ün “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır; ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim” sözünü anımsarım.
Aslında otokratikleşen rejimlerin de hâkim kılmak istedikleri tam olarak bu haldir: “Kurtuluşun, bir çıkış yolunun olmadığını kabullendirmek, toplumu öğrenilmiş çaresizliğe mâhkum etmek!”
Toplumda bir umut filizlendiği anda, o umudu ezmek, toplum içinde bir çıkış yolunun olmadığı "duygu ve düşüncesini" tahkim eder…
Ama baskı ne derece artarsa artsın her zaman “bir çıkış kapısı, bir aralık” vardır; otokrat liderler ise bu "çıkış ve aralığı" görünmez kılmak için her daim “teyakkuz halinde” hareket eder.
AİHM kararına rağmen 10 yıldır hukuksuzca cezaevinde tutulan Selahattin Demirtaş’ın yazı ve söyleşilerinde zaman zaman dile getirdiği gibi, “Otoriter yönetimlerin asıl hedefi, insanları ‘hiçbir şeyin değişmeyeceğine’ ikna ederek toplu bir çaresizlik hissi yaratmaktır. Toplum bütünüyle sessizliğe gömülse bile, tek bir kişinin umudunu kaybetmemesi otokratların ‘mutlak itaat ve kontrol’ illüzyonunu yıkmaya yeter.”
Özgür Özel’in liderliğine ve direnişine bir de bu pencereden bakın.
Yine Selahattin Demirtaş’ın altını çizdiği gibi, “ekonomik yoksulluğun” ve “siyasi baskıların” panzehiri olarak “dayanışmayı” ve her ne pahasına olursa olsun “umudu” diri tutmayı bir “direniş biçimi” yapmak gerekiyor.
Böylesine zor anlar ve eşiklerde Bertolt Brecht’in sözünü de akıldan çıkarmamak ve rehber edinmek gerekiyor: "Mücadele eden yenilgiye uğrayabilir; ancak mücadele etmeyen, zaten yenilmiştir."
Ve ayrıca Donald Trump yönetimine isyan eden Robert De Niro’nun dediği gibi, "Sadece oturup deliliğin ve zulmün geçmesini bekleyemezsin. Ayağa kalkıp mücadele etmelisin."
Erdoğan iktidarı yargı ve güvenlik bürokrasisini tam kontrolü altına almış vaziyette ve artık erkler arasında bir bağımsızlıktan söz edemeyiz.
İktidar “toplumsal desteğini” ve demokratik siyaset aracılığıyla “rıza üretme gücünü” kaybettiği için, artık “yasaklamalar, baskı ve zorla” iktidara tutunmaya çalışıyor olması aynı zamanda “en zayıf anında” olduğunu gösteriyor.
CHP’ye 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu ile başlayan “kuşatma ve baskı” operasyonu uzun süredir pişirilen “mutlak butlan” kararıyla daha sert bir eşiğe taşınmış vaziyette.
İktidarın bu hamlesi olsa olsa “toplumsal muhalefet cephesini” genişletmekten, iktidarın “rıza üretme çaresizliğini” büyütmekten başka bir şeye yaramayacak.
“Demokratik meşruiyet” kaynağı zayıfladıkça daha fazla “güç ve baskıya” başvurmak isteyecek. Bu da bütün otokratik rejimlerde olduğu gibi üç vakte kadar çözülmesini sağlayacak bir sarmalın içine sokacak.
Ekonomik kriz ve yoksullaşmanın da etkisiyle büyüyen toplumsal muhalefet cephesi, ne tür baskı süreci yaşanırsa yaşansın “akacak siyasal güç mekanizması ve kanalı” mutlaka bulur. Derin kriz ve buhran anları, yaratıcı çözüm ve kanalları da doğurur.
Kim bilir, belki de kader ağlarını örüyordur.
Küçük bir siyasi tarih anımsatması yapmak isterim.
Fazilet Partisi 22 Haziran 2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca bir ay sonra, 20 Temmuz 2001’de Erbakan destekli Saadet Partisi Recai Kutan liderliğinde kuruldu. 25 gün sonra da, 14 Ağustos 2001’de de AKP kuruldu ve derin ekonomik ve siyasi krizin ardından 15 ay sonra yapılan genel seçimde de tek başına iktidara geldi.
Belki süreç yüzde 100 benzer olmayabilir, ama “mutlak butlan” kararını bu vakıa izdüşümle analiz edecek olursak, “Butlan Kemal”in yönetimindeki CHP, ilk seçimde ancak yüzde 2,49 oy alabilen o dönemin Saadet Partisi’nin akıbetinden kurtulamaz.
Diyeceksiniz ki, o dönem iyi kötü, ağır aksak işleyen bir demokrasi ve serbest seçimler vardı, şimdi o da elden gitti.
Kabul, zorluk çok arttı ve tablo çok daha çetrefilleşti; ama unutmayın ki karamsarlığın ve kaygının koyulaştığı tarihsel anlarda toplumun “içsel huzursuzluğu” ve “çözüm arayışı” enerjisi ve potansiyeli de “fay hattının enerji biriktirmesi” gibi artar ve nerede, ne zaman kırılmanın oluşacağını, sarsıntının yaşanacağını kimse bilemez.
Otokrat yönetimler de, direnen toplum da…
Yalnızca zaman uzadıkça fay hattının enerji biriktirmesi daha da büyür, depremin sarsıntısı çok daha yüksek olur…
Karamsarlığın tahayyülünde boğulan “umut” yeniden yeşerir, siyasal değişim dalgası “meşruiyet sağlayıcının” kim olduğuna bakmaksızın ezer geçer.
Son olarak şöyle bir dipnot düşerek yazıyı tamamlayalım:
“Mutlak butlan” kararına ilişkin o kadar büyük, derin bir toplumsal rahatsızlık var ki, iddia edildiği gibi bu sonbaharda iktidarın bir “baskın seçim” yapması halinde Erdoğan rejimine karşı öfke bumerang gibi kendisine karşı bir “tsunamiye” dönüşebilir.
Türkiye’de toplumun (seçmenin) “siyaset sosyolojisi” açısından ilginç bir “tarihsel refleksi ve karakteri” var. Halk gönül verdiği, aidiyetlik hissettiği bir lider ve parti peşinde yıllarca inatla koşmaya devam edebiliyor, ama seçme hakkına (oy verme) el uzatıldığında o eli kesip atabiliyor.
Diyeceksiniz ki, Erdoğan gibi kurt bir siyasetçi bunu göremiyor mu?
“Tek adam rejimi” işte böyle bir şey…
İnanmıyorsanız, çok uzağa değil, 31 Mart 2019 yapılan ve 23 Haziran 2019’da tekrarlanan İstanbul seçimlerine bir bakın; 13 bin 729 oy farkının nasıl 806 bin 456’ya çıktı görün…
MÜHİM NOT: Birkaç yazımda daha anımsatma olarak paylaşmıştım, yinelemek isterim. Altı yedi ay önce yazdığım “Umutlu Olmak Boş Bir Hayalcilik Değil, Bir Stratejidir!” başlıklı bu yazımın bugün yaşadığımız süreç için de önemli bir perspektif sunduğu düşüncesindeyim.
Ernst Bloch'un "Umut İlkesi" yaklaşımını analiz ettiğim bu yazıdan küçük bir bölüm paylaşmak istiyorum:
"Bugünün krizlerine ve belirsizliklerine rağmen, umut etmek boş bir hayalcilik değil, bir stratejidir. Hem de en gerçekçi olanı. Gerçeklik, henüz kendi olanaklarını keşfetmemiştir. Görevimiz, bu olanakları keşfetmek ve onları gerçeğe dönüştürmek için çalışmak. Umut, ufukta beliren bir ışıktır; ona doğru yürüdükçe, o da bizden uzaklaşır gibi görünür, ancak aslında her adımımızla yeni bir ufuk, yeni bir olasılık doğar. Yolculuğun kendisi, umudun ta kendisidir.”