SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

AKP kaybetmeye neden mecbur?

Yazının Giriş Tarihi: 09.05.2019 02:08

AKP, 23 Haziran 2019 İstanbul seçimini her halükarda kaybetti; tıpkı 16 Nisan 2017, 24 Haziran 2018 ve 31 Mart 2019'da kaybettiği gibi...

Yazının sonunu beklemeden kestirmeden kısa yanıt: Çünkü kazanmasını sağlayacak hemen hemen hiçbir toplumsal "değer" elinde kalmadı!

İktidar, elindeki yönetim erkine ait doğrudan ya da çevreleyen güç ne kadar kuvvetli olursa olsun, geniş kitleleri temsil eden "değerleri" bağrında toplamakla oluşan bir güç. "Hak, hukuk, adalet, refah, özgürlük, eşitlik, adalet"gibi kavramlardan oluşan bu "değerler"zinciri ne kadar geniş bir toplumsal kesime yayılıyor ve yaslanıyorsa, iktidar o kadar sahicileşir, demokratik bir toplum ve devletin parçası olur.

Tarihte hiçbir örneği görülmemiştir ki, bir şekilde ele geçirilen iktidar, toplumun rızası olmadan "zorla", "baskıyla", "hukuksuzluk ve adaletsizlikle" ilelebet ayakta kalabilsin...

Milyonlarca insanı yan yana getiren, bir arada tutan, yaşama sevinci ve gelecek umudu olan onların tümünü aynı ayna temsil eden "ortak değerlerinin" hayatiyet kazanmasıdır.

"Zor", ortak değerlerin yok olmasına, geniş kitlelerin giderek nefes alamaz hale geldiği ana kadar iktidarı ayakta tutabilir. Sonra, geniş kitleler, toplum yeniden ortak değerlerini savunacak yeni bir yol, kanal ve temsilci aramaya başlar. Geriye bunu sağlayacak tek şey, kendine özgü zaman, yöntem ve ortaya çıkma şekli kalır. Bu da hiçbir şekilde öngörülemez; yaşanır ve tarih yazılır...

Bugünlerde yaşadığımız da tam da bu...

Türkiye'de 31 Mart'tan sonra ne değişti?

Bundan sonra AKP, "bir şekilde" kazandığını savunsa da  "hiçbir şekilde" kazanamayacak. 

Neden mi? 

Çünkü...

Zenginlik, rant iktidara, yoksulluk muhalefete kaldı...

Ekonomik refah vaadiyle iktidara gelen AKP, özellikle 2002-2009 arasında bu vaadiyle ilgili geniş toplumsal kesimleri etkiledi; siyasi ikliminde tutmayı başardı. 

En yoksul kesimleri "sosyal yardımlarla" etkilerken, sermaye desteklerinden mahrum edilen Anadolu'daki esnaf, küçük işletme gibi ticari kuruluşları KOSGEB gibi kurumlarla destekledi ve bu kesimlerin siyasi desteğini uzun süre almayı başardı.

Ancak özellikle son 3-4 yıldır ekonomi politikaları geniş kitleleri, esnafı, küçük işletmeleri öncelikli olmaktan çıkardı, "havuz" odaklı yeni, büyük sermaye gruplarını oluşturmaya, yasa, hukuk tanımadan sınırsızca desteklemeye yöneldi. Bu andan itibaren ekonomik krizin kilometre taşları da döşenmeye başladı.

"Tek Adam" rejimine geçilmesiyle birlikte tüm iktisadi dengeler altüst oldu. AKP'nin yeni zenginleri, yeni sermaye sınıfı, esnafı, küçük işletmeleri, Anadolu'nun ve büyükşehirlerin varoşlarındaki yoksulları terk etti. Hala bir şekilde belli oranda yoksullardan destek bulabiliyorsa bu da belediyeler üzerinden sürdürmeye çalıştığı "sosyal yardımlar" sayesinde oluyor. 

Tek başına bu bile "her şeyi" göze alarak neden büyükşehir belediyelerine ve özellikle İstanbul için yüklendiklerini göstermeye yetiyor.

Eğer rant ekonomisini önemsiyor ve etrafınızdaki çıkar grupları üzerinden ekosisteminizi inşa ediyorsanız, yoksulları terk ediyorsunuz demektir. Bu çıkar ilişkileri ekonomik krizle açığa çıktığında, yoksulları finanse edecek imkan da yok olmaya başlıyor. 

Ve şimdi işçi, esnaf, çiftçi, yoksullar sırtını AKP'ye, yüzünü muhalefete dönüyor...

Mağrurluk iktidara, mağduriyet muhalefete geçti...

"Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır" sözü bir kez daha gerçeğe dönüştü.

İş o derkeye vardı ki, cenaze töreninde linç girişimine maruz kalan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu neredeyse suçlu ilan edildi. Seçim kurulunda sandık güvenliğini sağlayan CHP'lilere saldıran AKP'liler yerine, saldırıya uğrayan CHP'lilere "sayım güvenliğini engellemekten" soruşturma açıldı.

HDP adaylarının kazandığı seçimlerde halkla dalga geçercesine, tarihte eşi benzeri olmayan bir yöntemle mazbatalar ikinci sırada seçilen çoğu AKP'li olan adaylara verildi.

Ve en nihayetinde, tüm süreci YSK'nin ve AKP iktidarının kontrolündeki kamu yöneticilerinin belirlediği seçim sürecinin sonunda "sandık görevlileri memur değil ve usulsüzlük yapıldı" komedisiyle Ekrem İmamoğlu'nun mazbatası tarihte görülmemiş bir haksızlıkla elinden alındı. 

Bu tabloyla, Tayyip Erdoğan, hatıralarında biriktirdiği tüm "mağduriyet söylemlerini ve ikna zeminini" de kendi elleriyle tarihe gömdü.

Kibir iktidara, mazlumluk muhalefete geçti...

Yıllarca oy devşirilen yoksul halk, üzerlerine çay paketleri atılan, çay-simit hesabıyla aile bütçesi hesaplanan, evine soğan, domates alabilmek için tanzim satış kuyruklarına girmesi layık görülen bir sıradanlığa, hoyratlığa maruz bırakıldı.

Ekrem İmamoğlu'nun toplu ulaşıma ilişkin indirim vaadi, Erdoğan tarafından "kimin parasını kime veriyorsun" fırçasıyla; büyükşehirler CHP'ye geçince AKP'nin Meclis çoğunluğuna gönderme yaparak "topal ördek olurlar" azarlamasıyla karşılandı.

Psikolojik, moral üstünlük muhalefete geçti...

Ekonomik kriz dalga dalga yayıldıkça iktidara güven, inanç dağılmaya başladı. "Tek Adam" yönetimiyle her şeyin güllük gülistan olacağına ilişkin algı darmadağın oldu. 

İşsizlik, kriz genişledikçe ve çözümsüzlük sürdükçe iktidara olan bağlılık hızla zayıfladı.

En nihayetinde 31 Mart'ta tılsım bozuldu ve "AKP, ne olursa olsun sonunda yine seçimi kazanır" algısı önemli tüm büyükşehirlerin CHP'ye geçmesiyle sona erdi. İktidar çevreleri ve tabanı moral çöküntü yaşarken, yılgınlaşan muhalefet cephesi üzerindeki ölü toprağını attı.

Ekrem İmamoğlu'nun mazbatası elinden alınırken, birkaç havuz yazarı ve troller dışında AKP yönetimi ve parti tabanı dahil kimseden bırakın sevinç nidasını, ufacık bir sevinç fısıltısı bile duyulmadı.

Oysa 90 gün boyunca 20 bin "İstanbul Gönüllüsüyle" çalışmış olan Ekrem İmamoğlu, yalnızca 24 saatte 80 bin yeni gönüllüyü bir araya getirmeyi başardı. İktidar cenahına "utanç"ve "moral bozukluğu", muhalefete ise haklılık ve meşruiyetin yarattığı özgüvene dayanan moral üstünlük kaldı.

Yeni Şafak Yazarı Kemal Öztürk örneğinde olduğu gibi,"vicdan muhasebesine" yenik düşen AKP medyasındaki destekçilerin maruz kaldıkları tablolara bakınca önümüzdeki günlerin nasıl bir ivme ile ilerleyeceğini anlamak zor değil.

Geçmiş AKP'ye, gelecek muhalefete kaldı...

Bir siyasal hareket ve parti için en büyük varlık nedeni topluma vaadidir. Bugün AKP'nin halkın geleceğine ilişkin "toplumsal değerler" babında "korku ve kaygıdan" başka vaat edeceği hiçbir şey yok. "Özgürlük, adalet, refah, eşitlik, barış, huzur" anlamında heyecan yaratıcı bir sözü, ikna edici bir kadrosu, yol ve yöntemi kalmadı.

AKP ve Erdoğan'ın tek derdi, elde ettiği gücü ne pahasına olursa olsun koruma, muhafaza etme sınırlarına çekildi. 

Ne var ki, geniş kitlelerin, toplumun her daim en büyük beklentisi "geleceğim ne olacak?", "yarın yaşamım nasıl olacak?" sorularına güçlü yanıt bulmaktır. 

İktidarın kendi bekalarının sınırına çekilmiş muhafaza etmeye dayanan söylemi dışında"yarına ilişkin" söyleyecek hiçbir sözü bulunmuyor.

Oysa muhalefet ve Ekrem İmamoğlu, "Her şey çok güzel olacak"inancı ve rüzgarını arkasına alarak yarına doğru çoktan yola çıktı bile...

Siyasi ve sosyal tarih gösteriyor ki, toplumlar her zaman "geleceği ve umudu"tercih etmiştir; önündeki engeller ne olursa olsun...