Gazetecilik mesleğimde 33 yılı geride bıraktım. Bu sürede Türkiye ve Bursa’daki birçok tarihi ekonomik ve siyasi gelişmelere de tanıklık ettim.
Sanırım gazeteciğin en önemli avantajlarından birisi bir tarihe günlük olarak tanıklık etmeniz ve bir boyutuyla bu tarihi kaydeden bir mesleğinizin olması.
Bugün sizi 22 yıl önceye götürmek istiyorum: 5 Nisan 2004 gününe…
Sonra 9 Nisan 2026’ya geleceğim.
5 Nisan 2004 günü Atatürk Caddesi’nde Tayyare Kültür Merkezi’nin köşesinden tarihi Büyükşehir Belediyesi binasına doğru baktığımda izdiham oluşturacak derecede bir kalabalık binayı kuşatmış, büyük coşku ve sloganlarla belediyeyi, bir nevi Bursa’yı “fethediyordu.”
Taşrada serpilmiş, “Anadolu kaplanları” ya da “yeşil sermaye” olarak tanımlanan ve merkezin çeperinde kalmış sermaye gücüyle tahkim edilmiş siyasi dalga, sürpriz olmayan şekilde 2 yıl içinde merkezi iktadarın ardında yerel yönetimleri de ele geçirmişti.
İnegöl’den konvoylarla gelen partililer, AKP il teşkilatının organize ettiği binlerce kişi 28 Mart 2004 yerel seçiminde yüzde 54 oyla zafer kazanan Hikmet Şahin’in selefi DSP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan Bileser’i tarihi binanın önünde kapıda çiçeklerle uğurlarken, “Hikmet Başkan” sloganlarıyla Büyükşehir’de 20 yıl boyunca kesintisiz sürecek bir AKP iktidarı dönemini başlatıyordu.
Sallanan bayraklar, coşkulu sloganlar arasında AKP Milletvekilleri Hayrettin Çakmak, Mehmet Tunçak, Canan Candemir Çelik, Ali Koyuncu, Ali Kul ile AKP İl Başkanı Sedat Yalçın, il yöneticileri, ilçe başkanları ve daha onlarca parti yöneticisi genel iktidarın ardından yerel iktidar devrinin coşkusunu yaşıyordu.
Bu fotoğrafı şimdi zihninizde not edin…
2002’den 2004’e kadar AB ile yürütülen pozitif süreç, bazı radikal demokratikleşme adımlarının yarattığı rüzgar ve “toplumsal rıza” alanın genişlemesiyle Türkiye’de “turuncu” bir dönem başladı.
Büyük bir toplumsal destek ve rüzgarla kalabalıklar belediyenin kapısından içeri aktı.
Ama bu “hegemonya” ve hakim “siyasi rüzgar” kısa sürede yeni siyasi kaosları ve ekonomik krizlerin başlangıcı olacak kilometre taşlarının örülmesini önleyemedi.
“Kamu kaynaklarıyla rant elde etme kavgası, ihale yarışları” kısa sürede AKP’nin kendi kurucu siyasi kadrolarını da birbir yemeye, güç ve çıkar çatışmalarına da kapı araladı.
Hikmet Şahin, ikinci dönemini göremeden 2009’da kapının önüne konuldu.
Recep Altepe, ikinci dönemine başlasa bile, malum, Ekim 2017’de Erdoğan, Melih Gökçek ve Recep Altepe dahil 6 belediye başkanının istifasını istedi ve “millet iradesiyle” seçilmiş olan başkanlar, kimisi gözyaşları içinde koltuklarını terk etti.
Ve 9 yıldır tek bir savcı birçok iddia ve suç duyurusuna rağmen bu başkanların dönemlerine ilişkin parmağını kıpırdatmadı.
Partiden tasfiye edilenler, sessizce köşesine çekilenler, derken AKP il teşkilatları sessizleşmeye başladı; partide yönetim kadroları “istifa yerine affını isteyen” kadrolarla doldu.
Çürüme hız kazandı…
Kuşkusuz, arada birçok siyasi gelişme de yaşandı: Muhtıralar, anayasa değişiklikleri, Gezi Parkı eylemleri, darbe girişimleri…
Ama elbette en önemlisi 2017’deki anayasa değişikliğiyle parlamenter sistem yerine “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adıyla dünyada eşi benzeri olmayan “tek adam rejimine” geçilmiş olması AKP’nin siyasi tarihindeki en önemli kırılma anı oldu.
Recep Altepe’nin koltuğuna “atanan” Alinur Aktaş, 2019’da yarıştığı CHP’nin adayı Mustafa Bozbey’i 48 bin oy farkıyla geçerek (ki Mustafakemalpaşa gibi bazı ilçelerdeki tartışmalı sandık oy sayımları arasında) bu kez seçimle Büyükşehir koltuğuna oturdu.
Yarım dönemi “atamalı” 1,5 dönem koltuk da oturdu.
Aktaş dönemi için de birçok usulsüzlük iddiası ortaya atıldı.
Sayıştay ve İçişleri Bakanlığı denetimlerinden geçen CHP’li belediyelerin dosyalarını didik didik eden, “bankamatik memuru” iddiasıyla bile insanların peşine takılan savcılardan birisi bile ayyuka çıkan iddialar karşısında bir tane bile soru sormaya, ifade almaya ihtiyaç duymadı.
5 Nisan 2004’te büyük heyecanla belediyelerin kapısından içeri akın eden kitlelerin yerini, ihale ve rant peşinde koşan az sayına çıkar grupları ve şirketler aldı.
Kapılar kapandı, koridorlar sessizleşti…
Arka planda milyonlar, milyarlar havada uçuştu; belediyeler borç batağına gömülürken “Anadolu Kaplanlarından” geriye “çıkar şebekeleri” kaldı.
Elbette doğa kuralı tarihin her döneminde olduğu gibi işlemeye devam etti.
Başlangıç noktanız ne olursa olsun, halk kendisini terk edeni, terk eder…
İlk büyük darbe 2019’da İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyelerinin kaybedilmesiyle geldi; 31 Mart 2024’te ise sert esen rüzgarlar fırtınaya dönüştü. Önemli büyükşehirlerin neredeyse tümü CHP’ye geçti; Türkiye nüfusunun yüzde 70’e yakının yaşadığı kentleri CHP yönetmeye başladı.
2024’ten ve özellikle 19 Mart 2025’ten itibaren AKP’nin “halk iradesinden” güç alan ve “toplumsal rıza üretmeye” dayalı dönemden “güvenlik ve yargı mekanizmasıyla” siyaset üretmeye, siyaseti tanzim etmeye başladığı döneme geçildi.
2001’de Uludağ’da yazılan “insan hakları, özgürlükler, hukuk, demokrasi ve refah dolu” bir gelecek vaadi ve siyasi tahayyül, “adliye koridorlarında ayakta tutulmaya çalışılan” bir yapıya dönüştü.
Bugün, ideolojik temeli ve siyasi haritası kalmayan, meşruiyetini halktan değil başka yerlerden almaya çalışan iktidar, otoriterleşerek, “güvenlik ve yargı devletine” dönüşerek muktedir olmaya, ayakta kalmaya çalışıyor.
Peki, yargı eliyle bastırarak, korturarak, sindirerek, iktidar bu yükü nereye kadar taşıyabilecek?
“Halk desteği” olmadan, “toplumsal rıza” almadan, ekonomik, toplumsal dinamikler nasıl ayakta kalacak? Ekonomik, sosyal, siyasi krizler nasıl önlenecek?
Halkın daha da yoksullaşarak dayanma gücünün ve eşiğinin neresi olması beklenecek?
Demokratik meşruiyet olmadan “bir ülkeyi, bir kenti, bir toplumu” nasıl bir arada tutacak?
Halk içine çıkmaya yüzü ve cesareti olmayan parti teşkilatları, polis ve yargı marifetiyle bastırılmaya çalışılan bir toplumsal muhalefet ve yargı eliyle tanzim edilmeye çalışılan siyasi sistem nereye kadar hakim kılınacak?
Hasılı, 5 Nisan 2004 de tarihi bir fotoğraftı, 9 Nisan 2026 da…
5 Nisan 2004’te karşılayan ve uğurlayanın karşılıklı çiçeklerle kapıda vedalaştığı bir demokrasi seviyesinden, 9 Nisan 2026’da bir savcı ve bir yargıç marifetiyle halk iradesinin gasp edildiği, tüm kapıların halka kapatıldığı, kapalı kapılar ardında, “biber gazı” ile iktidarın el değiştirdiği bir güne geldik.
Fotoğraf bu olunca, 5 Nisan 2004’te tarihi belediye binasına milletvekilleri, parti üyeleriyle birlikte akın eden binlerce kişi olurken, biber gazıyla koltuğuna oturan Şahin Biba’yı Alinur Aktaş’ın sosyal medya paylaşımı dışında kutlayacak, arkasında duracak tek bir kişi bile kalmadı!
Yani sayın Şahin Biba, değil “millet iradesi” arkanızda “partinizin bile” iradesi yok!