SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

922 Ağustos ayı ve kadınlarımız...

Yazının Giriş Tarihi: 08.03.2012 00:30

Sonrasında, şiirli bir yolculuk elbette yön tayin eder... Ama önce; çok kısa bir şekilde 1857 yılının Amerika'sına gitmek gerek.

Niyork'ta tekstil üretiminde çalışan 40 bin işçi, insanlık dışı uygulamalar ve düşük ücretlere karşı bir grev başlatır. Grev kırıcı polis saldırısında, büyük bir yangın çıkar ve çoğu kadın 129 işçi can verir. Cenaze törenine 100 binlerin katıldığı biliniyor...

Ve Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, 1910 yılındaki 2.Enternasyonel toplantısında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak bir kutlama önerir. Oybirliği ile de kabul edilir... Nitekim, çok sonraları (1977) ise Birleşmiş Milletler, 'emekçi' tanımlamasını kaldırıp,  8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak, kutlanmasını kabul eder...

Türkiye tarihine baktığımızda; asıl iyileştirmenin ve toplum içindeki kadının yeri, ulusal kurtuluş savaşındaki kadınımızın rolünü çok yakından bilen Mustafa Kemal Atatürk ve O'nun devrimleri sayesinde, önem kazanır.

Hayata geçer...

Erkeğin çok eşliliği, tek taraflı boşanmanın kaldırılması, velayet hakkı, kendi malları üzerinde tasarruf hakkı tanıyan Türk Medeni Kanunu; seçme seçilme gibi temel haklar, Batı medeniyetinden çok daha önce, ülkemizde kabul edilir...

Sahip çıkmak, sizin elinizde !

Ve yazarınız; kadınımızın Kuvayi Milliye Destanı'nda tespiti için, önemli bir kesit alıp, sizlerle paylaşmak istiyor. Yazının başlığı da, destanın 7.bap başlığının ilk bölümü...

Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmiyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız :
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

Nazım Usta'nın bu müthiş destanını, yeniden ve mutlaka okumanızı önerirken, sormadan; üstelik yanıtlamadan edemem.

Yürüyüş devam ediyor mu? Kesildi mi? Devam edecek mi?

Kararı, yine kadınımız verecek.

Bundan eminim!