31.07.2026 sabahına uyandığımızda herhangi bir CHP'li belediyeye operasyon yok.
Yoruldular mı? Cuma var diye ara mı verdiler? Büfe müfe sorunu da mı bulamadılar?
Ara vermişler…
Sadece İstanbul’da 15 CHP'li belediye başkanını Silivri toplama kampına kapattılar…
Belediye başkanlarını içeriye atanlar gelirken ne demişlerdi?
Bir ülke düşünün...
İktidara gelirken "yasaklarla mücadele edeceğiz" dediler...
Aradan 24 yıl geçsin...
Sonra ülkenin en çok konuştuğu konu yasaklar oldu.
"Yoksulluğu bitireceğiz" dediler...
Yıllar sonra milyonlar giderek ağırlaşan geçim derdine düştüler.
"Yolsuzlukla mücadele edeceğiz" dediler...
Sonra şeffaflık ve hesap verebilirlik en çok tartışılan başlıklardan biri haline geldi.
Ziraat Bankası birilerine 750 milyon dolar kredi verdi. Yıllar sonra bir milletvekili halk adına çıkıp sordu: “Bu kredinin akıbeti ne oldu?” Yanıt: “Ticari sırdır açıklayamayız” dediler. Şu an akıbeti nedir bilmiyoruz.
Banka kimin?
Halkın.
Halkın parasını harcarken halka hesap vermekten kaçmaya çalışmak, “ben hesap mesap vermem” demektir.
Ve bütün bunların üzerini örtmenin en kolay yolunu da buldular.
Toplumu sürekli birbirine karşı kışkırtmak, gerilim yaratmak.
Kendi mahallesine "ben gidersem her şeyi kaybedersiniz" demeye başladılar.
Çünkü yurttaş ekonomik sıkıntıyı konuşursa bu sıkıntının sorumlularını aramaya başlayacak ve hesap soracak.
Adaleti konuşursa ve haksızlıkları algılarsa hesap sorar.
Eğitimi konuşursa hesap sorar.
Bilimi konuşursa hesap sorar.
Onun yerine tartışma sürekli başka alanlara çekildi.
Sarayın algı, propaganda ve toplum mühendisliği yapan kadrolar yeni yeni projeler üretmeye başladılar.
Kim daha yerli?
Kim daha millî?
Kim daha dindar?
Kim daha makbul yurttaş, makbul gazeteci, makbul siyasetçi?
Çizgi dışına çıkanlar telef olma riskiyle karşı karşıya bırakıldı…
Birçok kişiyi şimdilik telef olma noktasına da getirdiler, 35 yıllık diplomayı bile yok saydılar.
Böylece aynı mahallede yaşayan insanlar bile birbirinden şüphe eder hale getirildi.
Kutuplaşma, bir yönetim biçimine dönüştü.
Onlar ve biz…
Gerçi karşı mahalle de bundan mutluydu. Onlar da müzmin muhalefette kalarak var olan konfor alanlarını da koruma derdine düştüler. Muhalif görünümlü kişiler yıllarca toplumu adeta keklediler… Koltuklar gidince hızır gibi “mutlak butlan” kararı yetişti.
Şimdilerde mahkeme kararı ile yüzyıllık parti yönetimlerine çökmekten utanmadılar.
Bu süreçte en büyük hedeflerden biri de Cumhuriyet'in aydınlanmacı kalıtını yok etme oldu.
Atatürk'ün adını anarken saygı cümleleri kurulsa bile, onun temsil ettiği akılcılık, laiklik, bilimsel eğitim ve çağdaşlaşma anlayışının giderek geri plana itildiğini, onun yerine tarikat, cemaat örgütlemesinin sağlandığını toplum görmeye başladık.
Cumhuriyet'i kuran kadroların mirasını sahiplenen birçok kişi, kamu kurumlarından, eğitimden ve bürokrasiden sistemli şekilde tasfiye edildi…
Buna karşılık bağlılığın liyakatin önüne geçtiği yönündeki ağır eleştiriler son yıllarda kamuoyunda daha çok tartışılır oldu.
Cumhuriyet'in temel ilkesi şudur:
Devlet kadroları bir gruba değil, ulusa aittir.
Bugün çocukların deney yapacağı laboratuvarların eksikliği konuşulurken, eğitimin ideolojik tartışmaların gölgesinde kalması birçok insanı kaygılandırıyor.
Bilimsel araştırmaların, teknoloji üretiminin ve özgür düşüncenin daha fazla desteklenmesi gerektiğini söyleyenler, seslerinin kısıtlandığını görüyor.
Yaz aylarında okulların çeşitli vakıf ve dernek etkinlikleri için kullanılmasına yönelik uygulamalar da kamusal eğitimin tarafsızlığı konusunda tartışmaları büyüttü.
Oysa okul...
Hiçbir siyasi anlayışın...
Hiçbir cemaatin...
Hiçbir ideolojik grubun değil;
Ulusun ortak evidir.
Sanat da aynı bakışın hedefi oluyor.
Bir heykeli "israf" gören anlayış, onun bir ulusun belleği olduğunu göremiyor.
Çok sesli müziği küçümsemekle çağdaş kültür küçülmez; yalnızca o bakış açısının dünyaya ne kadar dar pencereden baktığı ortaya çıkar.
Çünkü sanat özgürlüktür.
Çünkü, sanat var olanı hem sorgular hem de var olması için değerler üretir.
Özgürlükten korkanlar ise önce sanatı susturmak ister. Farklılıklar onlar için tehlikedir. Onlar tek düze insan, inanış ve davranış isterler.
Anlamadıkları sanat eserlerine “tükürürüm ben böyle sanatın içine” diyecek kadar cahildirler..
Ve sonra sıra eleştiriye gelir gelmez.
Eleştiren ya "hain" olur...
Ya "yerli ve millî değil" ilan edilir...
Ya da inançlara saldırmakla suçlanır.
Oysa demokrasi alkış, körü körüne bağlılık, sen çok yaşa reisim yönetimi değildir.
Demokrasi, yönetenlerin de eleştirilebildiği yönetimin adıdır.
İfade özgürlüğü yalnızca iktidarı övenlerin değil, onu eleştirenlerin de hakkıdır. Özgürlük esasında muhaliflerin, azınlıkta olan inanç grupların rahatça ifade edebildikleri yönetimdir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün en büyük devrimi yalnızca bir devlet kurması değildi.
Asıl devrim, kulluktan yurttaşlığa geçişti.
Dogmadan - akla...
Biattan - sorgulamaya...
Korkudan - özgürlüğe...
İşte bugün asıl tartışma da budur.
Türkiye'nin geleceği; korkunun mu, aklın mı kazanacağı sorusunda düğümleniyor.
Çünkü tarih bize tek bir gerçeği defalarca gösterdi.
Toplumlar baskıyla sessizleştirilebilir, denetlenebilir ve belli bir süre susturulabilir.
Ama baskıyla ne bilim üretilebilir...
Ne sanat yeşerir...
Ne adalet güçlenir...
Ne de büyük bir medeniyet inşa edilir.
Cumhuriyet'in ve onun devamı demokrasinin gerçek gücü de buradadır.
O, insanı korkuyla değil akılla büyütmeyi hedefleyen bir projedir.
Immanuel Kant’a göre "özgür birey, korkularının, tutkularının, çıkarlarının ya da başkalarının baskısının değil, kendi aklının ve vicdanının rehberliğinde karar veren kişidir”.
Ve unutulmamalıdır ki, bir ülkenin geleceğini belirleyen sarayların büyüklüğü değil; laboratuvarlarının ışığı, kütüphanelerinin sessizliği, sanatçılarının cesareti ve gençlerinin özgürce düşünebildiği ülkede gelişir.
Nazım Hikmet’in dediği gibi…
“Bir alev çiçeğiyim
İki kişilik sevdaların
Yalazı değil içimdeki
İçimde
Yürekleri tutuşturan yangınlar
Yangınların içinden koşuyorum sana
Umudum…”
Umudumuza yolculuk durmadan devam edecek…
Bu yolculuğu durduracak bir güç yoktur…
Olduğunu sananları tarih bugünlerde nasıl anlattığını biliyoruz…
Kant’ın ifade ettiği özgür bireyler baskı ve zulmü asla kabul etmeyecektir…