SON DAKİKA
Hava Durumu

Tek parti diktatörlük, saltanat demokrasi öyle mi?

Yazının Giriş Tarihi: 25.06.2026 22:04
Yazının Güncellenme Tarihi: 25.06.2026 22:20

Türkiye'de Siyasal İslamcılar'ın taş plak gibi çevirip çevirip tekrar çaldığı siyasi ezberlerden biri şudur: Cumhuriyet'in ilk yılları "tek parti diktatörlüğü" idi. Bu cümle neredeyse bir slogan gibi tekrar edilir. Ancak aynı kişiler konu Osmanlı'ya gelince birdenbire demokrasi, özgürlük, halk iradesi, bilim, sanat ve çoğulculuk gibi kavramları unuturlar. Çünkü amaç tarihsel tutarlılık değil, Cumhuriyet'i suçlu ilan etmek ve Osmanlı'yı kutsamaktır.

Ortada basit bir soru vardır:

1923-1950 arasındaki tek parti yönetimini "diktatörlük" diye suçlayanlar, padişahın mutlak otoritesine dayanan saltanatı yani monarşi yönetimini hangi demokratik ölçüye göre savunmaktadırlar?

Osmanlı'da devlet başkanını halk seçiyordu da haberimiz yok. Hükümdarlar seçimle geliyordu da tarih kitapları mı yazmıyor? İktidar sandıkla değişiyordu da Kemalistler mi yok saydı? Muhalefet partileri vardı da Cumhuriyet yönetimi mi yasakladı? Egemenlik millete dayanıyordu da Cumhuriyet'i kuranlar mı ortadan kaldırdı?

Bugün işlerine geldiği sürece "milli irade" nutukları atanların özlem duyduğu sistem tam olarak monarşiydi. Bugünlerde seçimle iktidara gelenler seçimle gitmemek için şeytanın aklına bile gelmeyecek alavere-dalavere işlerine girişiyorlar. ABD'nin Ankara'daki sömürge valisi Tom Barrack, Türkiye'nin üniter ulus-devlet yapısını eleştirerek Ortadoğu'da istikrar ve barışın sağlanması için "Osmanlı millet sistemi" modeline dönülmesi gerektiğini öne sürmüştür. Ve sistemin sürmesi için de “tek kişilik, güçlü bir yapı olmalıdır” diye de saçmalamıştır. 2002 yıllarına kadar “milli irade” diye yırtınanlardan tek eleştiri gelmemiştir.

Daha da ilginci, Cumhuriyet'in otoriter uygulamalarını anlatırken sayfalar dolduranlar, Osmanlı'nın kendi tarihindeki sert gerçekleri konuşmaktan özellikle kaçınırlar.

Örneğin kardeş katli sorunu...

Yeni bir devlet, cumhuriyet kurulurken alınan sert önlemleri "diktatörlük" olarak ilan edenler, Osmanlı'da tahta çıkan şehzadelerin kardeşlerini boğdurtmasını çoğu zaman "devletin bekası" diye açıklamaya çalışırlar. III. Mehmed 1595’de tahta çıktığında 19 kardeşini boğdurmuştur. Bu vahşeti devletin bekası olarak görenler, yeni kurulan devleti yaşatmak için alınan önlemleri eleştiriyorlar. Bir tarafta seçimle gelen yöneticilere diktatör denirken, diğer tarafta iktidar uğruna kardeşlerin öldürüldüğü bir düzen romantikleştirilir.

Örneğin devşirme Yeniçeriler...

Osmanlı'nın son yüzyıllarında devletin önündeki en büyük engellerden biri haline gelen Yeniçeri Ocağı, modernleşme girişimlerinin çoğunu engellemiş sık sık ayaklanarak padişahları devirmiş, sadrazamları öldürerek devlet yönetimine karşı darbe yapmışlardır. II. Osman/Genç Osman'ı 1622, Hafız Ahmet Paşa'yı1632, Silahtar Mehmed Paşa'yı 1646, Hezarpare Ahmet Paşa'yı 1648, Kara Murad Paşa'yı 1655, Damat İbrahim Paşa'yı 1730'da öldürerek devlet yönetimini baskı altına almışlardır. Bugün "vesayet rejimi" eleştirileri yapanlar, Osmanlı'nın yüzyıllar boyunca bir askeri zümrenin baskısı altında kaldığını nedense hatırlamak istemezler.

Örneğin ulema-saray ilişkileri...

Bilimsel ve teknolojik gelişmeler Avrupa'da hız kazanırken Osmanlı'da devletin önemli bir bölümü geleneksel yapıları korumaya çalışıyordu. Tarihçiler arasında nedenler konusunda farklı görüşler bulunsa da, medrese sistemi zamanla kendini tekrar eden dogmalara takılıp kalmıştır. Yenilik üretme kapasitesini kaybettiği ve devletin gereksinim duyduğu bilimsel dönüşümü sağlayamadığı gibi cılız olarak gelişen bilimsel alanları da baskı altına almışlardır. Avrupa'da bilim devrimi yaşanırken Osmanlı'nın birçok alanda geride kalmasının nedenleri arasında bu kurumsal yapılar gösterilir.

Avrupa matbaayla bilgi üretimini katlayarak artırırken Osmanlı'da matbaanın yaygınlaşması çok daha yavaş gerçekleşti. Avrupa sanayi devrimine hazırlanırken Osmanlı giderek içine kapanarak eski kurumlarını koruma mücadelesi veriyordu. Avrupa'da üniversiteler bilimsel keşifler üretirken Osmanlı'nın birçok eğitim kurumu geçmiş bilgilerin tekrarıyla yetiniyordu.

Sonuç ortadadır:

Cumhuriyet kurulduğunda devralınan miras; parçalanmış bir imparatorluk, açlıkla karşı karşıya kalınan bir toplum, düşük okuryazarlık oranı, dış borçlar, geri kalmış bir ekonomi ve yetersiz sanayi altyapısıydı.

Bugün Cumhuriyet'in bütün eksiklerini anlatanlar, Cumhuriyet'in hangi koşullar altında doğduğunu anlatmayı pek sevmezler. Çünkü o zaman şu gerçek ortaya çıkar: Cumhuriyet, kusursuz bir düzeni yıkıp gelmedi; çürümüş, dağılmış, işgal edilmiş olan bir imparatorluğun enkazı üzerinde kuruldu.

Elbette Cumhuriyet'in ilk dönemleri eleştirilebilir. Tek parti yönetimi de eleştirilebilir. Ancak bunu yaparken saltanatı/hilafeti özgürlük masalı gibi anlatmak tarih değil, ideolojik masaldır. Nankörlüktür…

Demokrasi gerçekten savunulacaksa ölçü herkes için aynı olmalıdır. Tek parti dönemini eleştirenler, önce halkın hiçbir söz hakkının olmadığı saltanat/monarşi düzeniyle hesaplaşmalıdır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki sansürü eleştirenler önce 2. Abdülhamit’in istibdadı konuşmalıdır. Vesayeti eleştirenler önce Yeniçeri baskısını anlatmalıdır. Otoriterliği eleştirenler önce kardeş katlini açıklamalıdır.

Süleyman Demirel tarafından, petrol ve yakıt kuyruklarının olduğu 1970'li yıllarda yaşanan ekonomik krizleri ve kıtlıkları savunmak amacıyla "Benzin vardı da biz mi içtik?” diye dile getirilmiştir. Osmanlı Devleti’nde demokrasi, özgürlük, eşitlik, insan hakları, ulusal egemenlik vardı da cumhuriyeti kuranlar mı yok etti?

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.