SON DAKİKA
Hava Durumu

Ruhunu satanlar ve gücün önünde eğilenler

Yazının Giriş Tarihi: 20.07.2026 14:17
Yazının Güncellenme Tarihi: 20.07.2026 14:41

Rahmetli Uğur Mumcu'nun güç odakları ve dalkavukluk üzerine söylediği en bilinen ve günümüze dek yankı uyandıran o tarihi sözü şöyledir. "Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe dönerler; fırıldak olurlar."

Bu ifade, güç dengelerine göre yön değiştiren fırsatçıları ve omurgasız tutumları en net şekilde eleştiren ve toplumsal bellekte yer eden en önemli değerlendirmelerden biridir.

İnsan, bazen düşmanına yenilmez; kendi hırsına, zaaflarına yenilir. En büyük çöküş, kalelerin dışarıdan fethedilmesi değil, içeriden kapılarının açılmasıdır. Bir insanın kendisine, düşüncelerine, mesleğine ve yıllarca savunduğu değerlere yabancılaşması, yalnızca kişisel bir seçimi değildir; ona güvenen insanların umutlarını da yıkan bir etik sorunudur.

Bir zamanlar iktidara en sert sözleri söyleyenler, örneğin Burcu Köksal, Özlem Çerçioğlu, Mehmet Ali Çelebi, Sinan Oğan, Devlet Bahçeli, Metin Feyzioğlu... Liste uzatılabilir. Bu isimlerin ağır şekilde eleştirdikleri yapıların daha sonra en ateşli savunucusu haline gelmesi, "düşünce geliştirmek" değildir. Elbette insanlar görüş değiştirebilir. Bilgi artar, koşullar değişir, görüşler dönüşebilir. Ancak dün "yurt konusu" dediğine bugün makam-çıkar uğruna alkış tutuyorsan, dün "ihanet" dediğine bugün "bilgelik" diyorsan, burada vicdanın değil, çıkarın konuştuğu yönündeki ağır eleştiriler kaçınılmaz olur.

Toplumun belleğini küçümseyenler büyük bir yanılgı içindedir. İnsanlar söylenenleri unutabilir ama kendilerini hayal kırıklığına uğratanları unutmaz. Örneğin bugünlerde Kemal Kılıçdaroğlu’na duyulan öfke duyulan hayal kırıklığınadır. İnsanlar 14 yıl boyunca kandırıldıkları duygusuna kapılmışlardır. Dün Atatürkçülüğü, hukuku, demokrasiyi, milliyetçiliği ya da başka ilkeleri en yüksek sesle savunurken, bugün tam karşısında konumlanan isimler; yalnızca siyasi yön değiştirmemiş, kendilerine güvenen insanların inancını da yok saymışlardır. Bunun kamuoyunda sert biçimde eleştirilmesi şaşırtıcı olmamalı.

“Saraylar saltanatlar çöker

Kan susar bir gün

Zulüm biter

Menekşeler de açılır üstümüzde

Leylaklar da güler

Bugünlerden geriye

Bir yarına gidenler kalır

Bir de yarınlar adına direnenler.”

Demiş şair Adnan Yücel

Siyasette görevler, makamlar geçicidir, karakter ise kalıcıdır. Makamını korumak için susan, koltuğunu büyütmek için dün söylediklerini ret eden, aldığı oyları kişisel kariyerinin sermayesine dönüştüren siyasetçi, yalnızca partisini değil, seçmenin iradesini de yok saymış olur. Seçmenin verdiği oy, pazarlık masasında satılacak bir hisse senedi değildir.

Bu durum yalnızca tek bir siyasi gelenekle sınırlı değildir. Türkiye'de farklı partilerden pek çok siyasetçi için zaman zaman benzer eleştiriler dile getirilmiştir. Bir dönem çok sert muhalefet yürütüp daha sonra tam karşı safa geçenler, geçmişte ağır ifadeler kullandıkları kişi ve yapıları bugün koşulsuz savunanlar, kamuoyunda "ilke mi değişti, yoksa çıkar mı ağır bastı?" sorusuyla karşı karşıya kalmaktadır. Örneğin bu soruya muhatap olan Sinan Oğan arazi olmuştur.

Devlet yönetiminde de muhalefette de en değerli sermaye güvenilir olmaktır. Güven kaybolduğunda geriye yalnızca makam kalır; o makamın ise itibarı uzun sürmez.

Siyasi partiler demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarıdır. Bu nedenle parti içi meşruiyet, seçimler, kurultaylar ve üyelerin iradesi demokratik hayatın temelidir. Kamuoyunda, mahkeme kararlarıyla parti yönetimine gelinmesi veya parti içi demokratik süreçlerin işletilmediği yönündeki eleştiriler de bu çerçevede dile getirilmektedir. Aynı şekilde, yıllarca birlikte çalıştığı kadroları sonradan ağır ifadelerle suçlamak da seçmende derin bir hayal kırıklığı yaratabilir. Çünkü dün meşru saydığını bugün gayrimeşru ilan etmek, güçlü ve tutarlı gerekçeler gerektirir.

İnsan neden bu kadar kolay savrulur?

Çünkü bilgi olmadan makam sahibi olmak kolaydır; karakter sahibi olmak zordur.

Felsefi derinliği olmayan, tarih bilmeyen, demokrasi kültürünü içselleştirmeyen, eleştirel düşünceyi geliştirmeyen insanlar, ilk rüzgârda yön değiştiren yapraklara benzer. Onları yönlendiren vicdanları değil, çıkar hesapları olur. Güç değişince sözleri de değişir; iktidar değişince ilkeleri de değişir.

Oysa gerçek aydın, iktidara göre değil, ilkeye göre konuşur.

Gerçek Atatürkçülük, gerçek muhafazakârlık, gerçek sosyal demokrasi ya da gerçek milliyetçilik; zor zamanda da aynı omurgayı koruyabilmektir. İlkeler, yalnızca muhalefetteyken savunuluyorsa, onlar ilke değil slogandır.

Asıl sorun ise toplumun buna alışmasıdır. Dün en ağır sözleri söyleyenlerin bugün aynı masada oturmasını normalleştiren, bunu sorgulamayan toplumlar, siyaseti ilke yarışından çıkarıp çıkar yarışına dönüştürür. Böyle bir düzende bağlılık ilkelere değil, güce gösterilir.

Tarih, makamını koruyanları değil; karakterini koruyanları hatırlar.

Norveç'te Vidkun Quisling, işgalci Nazilerle iş birliği yaptığı için adı bugün sözlüklerde bile "hain" anlamına dönüşmüştür.

Fransa'da Mareşal Petain, bir zamanların kahramanı iken Vichy yönetiminin simgesi olarak tarihe geçti.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın generallerinden Benedict Arnold, para ve makam uğruna saf değiştirdiği için ABD'de bugün bile ihanetin ibret örneği olarak anılır.

Hindistan tarihinde Mir Cafer, kişisel iktidar hesapları uğruna ülkesinin kaderini değiştiren isimlerden biri olarak belleklere kazınmıştır.

Çin'de Wang Jingwei, işgalci Japonlarla kurduğu iş birliği nedeniyle ölümünden sonra bile ağır biçimde eleştirilmiştir.

Osmanlı Devleti'nin son padişahı VI. Mehmet Vahideddin ise Türkiye'de Kurtuluş Savaşı dönemindeki tutumu, İtilaf Devletleriyle ilişkileri ve Ankara hareketine karşı sert politikaları nedeniyle birçok tarihçi tarafından sert biçimde eleştirilmiştir.

Demek ki coğrafyalar değişiyor; fakat insan irade düşkünlüğü değişmiyor.

Bugün isimleri tartışılan birçok kişi, belki bulundukları makamlarla anılıyor. Ancak yıllar sonra insanlar onların hangi koltukta oturduğunu değil, hangi değerlerden vazgeçtiğini konuşacaktır.

Çünkü insan bazen servetini kaybeder, yeniden kazanır. Makamını kaybeder, yeniden elde eder. Ama bir kez güvenini ve onurunu kaybettiğinde, onları geri kazanmak çoğu zaman mümkün olmaz.

En ağır ihanet, bir ülkeye değil; önce kendi vicdanına edilen ihanettir. Vicdanını susturan insan, sonunda alkışların arasında bile yalnız kalır. Gücün gölgesinde büyüyenler, güç çekildiğinde arkalarında yalnızca kırılmış umutlar ve derin bir hayal kırıklığı bırakarak kaybolurlar.

Ve sonunda geriye tek bir soru kalır…

İnsan gerçekten düşüncelerini değiştirdiği için mi yön değiştirir; yoksa yön değiştirdiği için mi düşüncelerini değiştirir?

Bu sorunun yanıtını seçim sandıkları değil, mahkeme kararları değil, televizyon ekranları değil...

Zaman verir.

Çünkü zaman, bütün maskeleri düşüren en acımasız yargıçtır.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.