SON DAKİKA
Hava Durumu

Rehine hukuku

Yazının Giriş Tarihi: 01.09.2026 21:29
Yazının Güncellenme Tarihi: 01.09.2026 21:38

Ağustos 2026 Türkiye’sinde, adına "hukuk devleti" dedikleri, duvarında "Adalet Mülkün Temelidir" yazan o kocaman “Adalet Saraylarının” içinde aslında neyin egemen olduğunu tüm gerçekliği görmek zorundayız.

Artık karşımızda ne evrensel bir hukuk düzeni var ne de kırıntısı kalmış bir yasaya bağlı devlet... Bu ülkede artık yargı, bağımsız bir erkin adı değil; güçlülerin hedefine koyduğu insanları hapsetmek, susturmak ve diz çöktürmek için kullandığı organize bir “rehine hukuku” sistemine dönüştü.

Düşünün bir kere; bir ülkede yargıçların ve savcıların, mahkemenin verdiği tahliye kararı, bireyin özgürlüğe kavuşmak için artık yeterli gelmiyor! Yasa maddeleri, ıslak imzalı mahkeme kararları kapıdaki infaz memuru için hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü bu ne olduğu belli olmayan sistemde, asıl ve son tahliye kararının mutlaka Saray bürokrasisi tarafından onaylanması, yani ikinci bir tahliyenin verilmesi gerekiyor!

Bunun en somut, en acı örneğini komedyen Deniz Göktaş olayında yaşadık. Sadece düşündüğünü söylediği, hicvettiği için hapsedilen bu genç sanatçı hakkında mahkeme tahliye kararı verdi.

Peki ne oldu?

Serbest bırakıldı mı?

Hayır!

Zindan kapısından çıkmasına izin dahi verilmeden, sanki içeride yattığı hücrede yeni bir suç işlemiş gibi, anında yıldırım hızıyla yeni bir tutuklama kararı uyduruldu! Ve hemen ardından, o ilk tahliye kararı da apar topar ortadan kaldırıldı.

Bu kurnaz, bu iyi niyetli olmayan taktiklere yabancı mıyız?

Hayır!

Yıllardır bu ülkenin gözü önünde Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davalarında da aynı oyun sahnelenmedi mi?

Bakın Osman Kavala’nın yaşadığı o akıl almaz hukuk garabetine. Adam Gezi Davasından yargılandı, yargıçlar beraat kararı verdi. Tam cezaevinin kapısından özgürlüğe adım atacakken, çıkışına dakikalar kala Saray bürokrasisi emrindeki sistem devreye girdi; bu kez hiçbir delil olmaksızın "casusluk" davası uydurup daha kapıdan çıkmadan adamı tekrar hücreye tıktılar! Ondan da beraat etti, tam çıkacakken bu sefer Gezi Davasından yeni suçlar bulup yine tutukladılar.

Buradaki mantık net ve açıkça yasalara meydan okumadır. “Sen mahkemede beraat edebilirsin, yasalar senin haklı olduğunu söyleyebilir; ama Saray bürokrasisinin kafasında beraat etmediysen, o zindandan çıkamazsın!”

Peki, bu kirli siyasi satranç tahtasında harcanan o insan yaşamları, o ailelerin çığlıkları ne olacak?

Her tahliye kararında "Bugün babama sarılacağım", "Bugün evladıma kavuşacağım", “Bugün eşime hoş geldin” diye cezaevi kapılarına koşan, gözyaşlarıyla bekleyen o annelerin, eşlerin, çocukların umutlarını her defasında zindan kapısında katletmek hangi vicdana sığar? Mahkemenin tahliye ettiği sevdiğini almak için adliye koridorlarında sabahlayan, ama bir telefon emriyle uydurulan yeni bir tutuklama kararıyla dünyası başına yıkılan o ailelerin dramı, bu durum sistemi içten içe öldüren kanser hücresine dönüşüyor. İnsanların adalete olan inancını, geleceğe dair umutlarını her gün mahkeme salonlarında diri diri toprağa gömüyorlar.

İşin en trajik yanı da nerede biliyor musun?

Bu sistemde sadece sanıklar ve aileleri değil; hukukun evrensel ilkeleriyle davranmaya, yasaları harfiyen uygulamaya çalışan onurlu yargıçlar ve savcılar da tutsak alınmış durumdadır!

Bir yargıç, önündeki dosyaya bakıp, vicdanının ve yasanın sesini dinleyerek iktidarın hedefindeki birini tahliye etmeye görsün. O dürüst yargıçlar anında HSK kararlarıyla sürgüne gönderiliyor, tenzili rütbeye uğratılıyor ya da haklarında soruşturma açılıyor. Yerlerine ise hukuk fakültesi diploması olan ama cübbesini Saray'ın kapısında iliklemiş, emir, komuta zinciriyle çalışan militan yargıçlar atanıyor. Hukuk insanları, yasayı uygulamaktan korkar hale getirilmiştir!

Bu yaşananların adı ne hukuk devletidir ne de yasa devleti... Bunun adı, gücü eline geçiren bir anlayışın kendi yurttaşını rehine aldığı bir baskı düzenidir. Kendi mahkemesinin kararını tanımayan, kendi yazdığı yasayı kendi çiğneyen bir yapı, meşruiyetini kaybetmiş demektir.

Adliye saraylarının duvarlarına kazınan "Adalet Mülkün Temelidir" sözünün bugün nasıl geçersiz hale getirildiğini asla unutmamalıyız.

Deniz Göktaşların, Kavalaların, Demirtaşların ve isimsiz binlerce mağdurun uğradığı bu haksızlığa karşı bilgi ve bilincimizi, onurumuzun sesini yüksek tutmalıyız!

Unutmayalım ki, adaletin bireylerin iki dudağı arasına sıkıştığı her dönem geçicidir; ama adaleti, hukukun üstünlüğünü ve insan onurunu savunan o sarsılmaz “Cumhuriyetçi irade” kalıcıdır. Bu ikiyüzlü rehine tiyatrosuna asla alışmayalım, asla kanıksamayalım ve gerçeği her yerde savunmaktan korkmayalım!

Bir başka garabet olayı daha yaşandı.

Ekrem İmamoğlu mahkemede savunma yapacak, “Sözünü kes, savunmasını kısıtla!” diyorlar. Aylarca onlarca basın organında yüzlerce suçlama getireceksiniz, Ekrem İmamoğlu maruz kaldığı bu hukuk katliamına karşı sesini duyurmak için, bu sinsi kumpası tarihe not düşmek için “Millet Şahidimdir” diye bir kitap kaleme alıyor; daha matbaanın mürekkebi kurumadan, sayfaları halkın eline değmeden anında “Yasak ve toplatma!” kararı çıkartıyorlar.

İşte korkunun, acizliğin ve teslim alınmış yargının 2026 yılındaki en acı belgesi!

Düşüncelerin önüne barikat kuranlar, savunamadıkları o ucube düzeni korumak için şimdi de matbaa makinelerini mühürlemeye kalkıyorlar. Mahkeme salonlarında adaleti boğdunuz, cübbeleri Saray’ın kapısında iliklediniz, gerçeği Silivri’de zindanlara tıktınız; peki koca bir halkın vicdanını, o milyonlarca insanın tanıklığını hangi toplatma kararıyla, hangi polis gücüyle yok edeceksiniz?

İstediğiniz kadar sansür yasaları çıkarın, istediğiniz kadar kitapları daha basılmadan toplatın; o sayfaların içine gizlediğiniz korkunuz, bu ulusun belleğine çoktan silinmez harflerle kazındı. Siz kitapları toplatabilirsiniz ama tarihin ve ulusun o sarsılmaz tanıklığını asla susturamazsınız!

Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bundan bir yüzyıl önce, emperyalist beslemeleri Anadolu’dan çıkardıktan hemen sonra oluşturduğu o ölümsüz öngörüsünü anımsama günüdür, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” diyebilmek.

Barış; teslimiyetçilik ya da korkaklık değil, güçlü, bağımsız ve başı dik bir devletin dünyaya sunduğu en büyük uygarlık girişimidir. Çevremizdeki coğrafya kan gölüne dönmüşken, sınırların ve insanlığın hiçe sayıldığı bu çağda; barışı okyanus ötelerinden değil, adaletin ve tam bağımsızlığın kalbinde, yani Anadolu’da savunmaya devam edeceğiz. Fikri hür, vicdanı hür cumhuriyet gençliği, sömürgeci savaşların değil, onurlu bir barışın garantisidir.

1 Eylül Dünya Barış Günü kutlu olsun!

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.