Son yılların en mide bulandırıcı, en can acıtıcı ama toplum olarak yüzleşmek zorunda olduğumuz çıplak bir gerçekle karşı karşıyayız.
Birkaç yıldır, özellikle son yerel ve genel seçimlerin ardından ekranlarda sergilenen o utanç tiyatrolarını hep birlikte izliyoruz. CHP’den, İYİ Parti’den ya da diğer muhalefet partilerinden halkın oylarıyla, umuduyla seçilen onlarca belediye başkanı, meclis üyesi ve milletvekili, tıpış tıpış AKP saflarına transfer oluyor. Direnen onurlu siyasetçileri de zindanlara göndererek hem güçlerini hem de onurlarını kırmak için yargı dahil her şeyi kullanıyorlar.
Direnemeyenlere ne mi oluyor?
Göğüslerine şatafatlı törenlerle rozetler takılıyor, düne kadar meydanlarda sövdükleri yapının saraylarında birer kahraman gibi ağırlanıyorlar.
İnsan sormadan edemiyor!
Korku mu? Para mı? Koltuk hırsı mı?
Kendilerini o yerlere getiren, oy verdiği partilerine umut bağlayan milyonlarca yurttaşın iradesine, gururuna ve onuruna yapılan bu ihanetin arkasında ne yatıyor? Gelin, bu korkunç savrulmanın, ruhunu koltuk uğruna şeytana satma aymazlığının psikolojik, kültürel ve ahlaki durumunu hep birlikte anlamaya çalışalım.
Bir toplum düşünün ki, siyasetçinin birçoğu o koltuğa oturmadan önce toplumda nerede bulunursa bulunsun bilgi, mesleki ya da ahlaki karşılığa sahip değillermiş. Avukat, doktor, iş insanı, öğretim üyesi önemli değil. Halkın oylarıyla aldıkları o koltuk, onlara sadece bir unvan değil; hiç hak etmedikleri bir saygınlık, koruma kalkanı ve lüks bir yaşam sununca ne oldum delisi olup çıkıyorlar.
Bu tipler psikolojik olarak çok iyi bilirler ki; o koltuk altlarından kayıp gittiği gün, toplumda “hiç kimse”ye, koskoca bir "sıfır"a dönüşecekler.
İşte bu gelecek korkusu onları paniğe itiyor. Var olduğunu düşündüğümüz ahlaki değerleri yok ediyor.
O zaman ne mi oluyor?
"Koltukta kalmak için her yol geçerlidir" demeye başlıyorlar.
Yani ruhlarını teslim edecekleri bir güç, göğüslerine rozet takacak bir muktedir arıyorlar.
İşin en acı, en düşündürücü tarafı nedir biliyor musunuz?
Bu döneklik pazarının tek bir rengi yok. İçlerinde düne kadar mangalda kül bırakmayan hızlı milliyetçisi de var, halkçılık taslayan sosyal demokratı da... Kendini "en hızlı Atatürkçü" diye pazarlayanı da var, muhafazakarı da siyasal İslamcısı da!
Demek ki neymiş?
Bu topraklarda takılan siyasi maskelerin çoğunun içi bomboşmuş. Ne milliyetçilikleri gerçekmiş ne Atatürkçülükleri ne de inançları... Hepsi toplumdan oy devşirmek, o rant koltuğuna kapak atmak için kuşanılmış birer gösterişten ibaretmiş.
Bu manzara, küresel güçlerin ve içerideki muktedirlerin şu kibirli anlayışını besliyor; "Bu ülkede ne olursan ol, bir fiyatın vardır. O fiyatı basar, seni parayla, ihaleyle, güçle ya da şantajla satın alırız!"
İşte bu algı, Türk halkının onuruna vurulmuş en ağır darbedir.
Bizde siyaset, kamusal bir görevi namusla yerine getirmek, topluma hizmet etmek için yapılan bir iş olmaktan çıktı. Siyaset; zenginleşme, ihale dağıtma, yandaşı koruma ve sınıf atlama anlayışı olarak görülmeye başlandı.
Toplumsal olarak kültürel bir hastalık halini aldı!
Muktedirler, ellerindeki devlet gücüne dayanarak "havucu ve sopayı" salladığı an; omurgası olmayan, ideolojik bir ahlaktan yoksun olan bu figürler anında teslim oluyorlar. Tehdit ediliyorlarsa korkudan, ihaleyle kandırılıyorlarsa paradan, makam sözü alıyorlarsa hırstan dolayı halktan aldıkları iradeyi pazar tezgahına çıkarıyorlar. Kendilerine oy veren seçmenin yüzüne tükürür gibi saf değiştiriyorlar.
Bu ikiyüzlü, ahlaksız durumu aşmanın yolu sadece "Siyasi Etik Yasası" çıkarmak değildir. O yasayı yine bu omurgasızlar deler!
Artık yurttaşlarımıza düşen görev nedir biliyor musunuz?
Yurttaşın, yani halkın siyasete ve siyasetçiye bakış açısının radikal bir şekilde değiştirmesi gerekiyor.
Oy verdiğimiz insanı bir ulu hakan, bir kurtarıcı, bir dokunulmaz figür olarak görmeyi bırakacağayız. O kişi senin benim paramla, hepimizin vergisiyle çalışan bir kamu görevlisidir.
Bizlerin iradesini muktedirlerin saraylarında peşkeş çeken o dönekleri belleğimizden silmeyeceğiz. Gittikleri yerde yollarına kırmızı halı serenleri de o dönekleri de sandığın o soğuk ve adil hukukuyla siyaset tarihinin çöplüğüne gömeceksin.
Rahmetli annem seçim dönemlerinde, “Oğlum oy namustur. Üç beş kuruşa ya da başka şeylere kanarak oy verilmez” derdi.
Ben de bugünlerde acı acı haykırıyorum, toplum olarak çıkar uğruna namusunu hiçe sayanlara karşı namusumuzu koruyalım.
Milyonlarca namuslu, hakkı yenmiş, emeği çalınmış yurttaş bugün bu ahlaksız transfer borsasına karşı çok ama çok kızgın.
Bu öfke haklıdır, bu öfke kutsaldır.
Ancak bu öfkeyle siyasete küsmeyip, yepyeni, tertemiz ve omurgalı bir demokratik duruşu yeniden kurmak zorundayız.
Sana paranla, gücünle her şeyi satın alabileceğini, herkesin bir fiyatı olduğunu dayatan bu çürümüş sisteme karşı şunu haykır.
“Mustafa Kemal’in gençliğinin, Kuvayı Milliye ruhunun satılık bir fiyatı yoktur!”
Ruhunu koltuk uğruna şeytana satan o döneklerin, o iki şapkalı ucubelerin devri elbet bitecek. Sen temiz kal, sen ilkeli ol, sen omurgana sahip çık. Çünkü bu ülkenin asıl mülkü o satılık siyasetçilerin değil; iradesini pazar tezgahına çıkarmayan, tam bağımsızlıkçı, onurlu ve başı dik yurttaşların, yani senindir!