Bugün bu ülkede cebini yakan o önlenemez enflasyonun, geçtiğin köprüdeki soygun fiyatlarının, soluduğun havanın bile paraya bağlanmasının arkasında yüz yıllık bir rövanş hırsı yatıyor. Eğer birileri sana ekranlara çıkıp yerli ve milli masalları anlatırken, bu ülkenin onurunu, limanını, madenini yabancı tekellere peşkeş çekiyorsa; orada millilik değil, sinsi bir ekonomik tutsaklık vardır.
Gözlerini aç ve tarihin o karanlık aynasına bak. Çünkü bugün yaşanan arsızlıkların kökleri, tıpatıp benzedikleri o eski rejim kırıntılarına uzanıyor.
Yıl 1881. Siyasal İslamcıların yere göğe sığdıramadığı, "Ulu Hakan" diye miting meydanlarında kutsadığı II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti'nin iflas bayrağını çekti ve Muharrem Kararnamesi’ni imzaladı.
Ne kuruldu biliyor musun?
Duyun-u Umumiye - Genel Borçlar İdaresi.
Bu idare, Avrupalı emperyalist devletlerin yani İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin Osmanlı topraklarında doğrudan vergi toplama yetkisini eline aldığı sinsi bir paralel devletti.
Bu ülkenin tütünü, tuzu, ipeği, alkolü ve balık vergileri doğrudan yabancı haciz memurlarının kasasına aktı. Madenlerimizin işletme hakları, limanlarımız, demiryollarımız üzerindeki tüm denetim yetkilerimizi kendi elleriyle Avrupalı tekellere teslim ettiler.
Osmanlı, kağıt üstünde bağımsız ama ekonomide iliğine kadar sömürülen, kendi memurunun maaşını bile yabancı tefecilerden borç alarak ödeyen yarı sömürge bir enkaz haline düştü.
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet, işte bu iktisadi köleliği, bu kapitülasyon zincirlerini Lozan’da söküp atarak, o borçları kuruşu kuruşuna bu onurlu millete ödeterek tam bağımsızlığı ilan etti.
Gel zaman git zaman derken tarihler 2002’yi gösterdiğinde, o Duyun-u Umumiye zihniyetinin genetik mirasçıları, II. Abdülhamid’in torunları maskelerini takıp iktidarı yeniden ele geçirdiler.
İlk işleri ne oldu biliyor musun?
Cumhuriyet’in dişinden tırnağından artırarak, yetimin hakkıyla, bu halkın vergileriyle kurduğu fabrikaları, limanları, haberleşme ağlarını yani TÜPRAŞ, PETKİM, Türk Telekom, Şeker, SEKA’yı pazar tezgahına dökmek!
Dönemin muktedirleri ekranlara çıkıp pişkin bir edayla, "Babalar gibi ülkede ne varsa satacağız!" diye haykırdılar.
Ve sözlerini tuttular; bu ülkenin yüzyıllık birikimlerini küresel sermayeye ve yerli işbirlikçilerine adeta peşkeş çektiler.
Yetmedi...
Cumhuriyet'in üretim altyapısını kurutanlar, bu kez ad adına "Yap-İşlet-Devret" dedikleri ama aslı "Yap-İşlet-Soy" olan ucube bir sömürü modeli uydurdular. Yapım maliyetinin üç katı, beş katı fiyatına yandaş müteahhitlere köprüler, otoyollar, şehir hastaneleri yaptırdılar. Üstüne bir de bu halkın doğmamış çocuğunun rızkını, geçiş garantisi adı altında Londra mahkemelerinin güvencesiyle o şirketlerin kasasına devasa hortumlarla bağladılar.
Hızlarını alamadılar; Ecevit, Demirel ya da Özal döneminde bizzat bu halkın helal vergileriyle, sıfır borçla yapılmış ve devlete tıkır tıkır gelir getiren kamu otobanlarını, köprülerini, çevre yollarını bile 30 yıllığına peşkeş çekmeye başladılar!
Bir de utanmadan, arlanmadan insanımızın aklıyla kafa buluyorlar, zekamızla alay ediyorlar! Sıkıştıkları her köşede şu zırvayı geveliyorlar: "Yok efendim mülkiyeti devletinmiş de, biz sadece 30 yıllığına kiraya veriyormuşuz..."
Hadi oradan! Kimi kandırıyorsunuz siz?
Yahu, bu halkın vergileriyle yapılmış, parası kuruşu kuruşuna ödenmiş, zaten devlete ve millete ait olan bir yolu, sen hangi hakla, hangi yetkiyle, kimin mülkünü kime 30 yıllığına devrediyorsun?
Benim vergimle yapılan yoldan, beni bir kez daha haraç öder gibi soymaya çalışan o çıkar çetelerine peşkeş çekme hakkını size kim verdi?
Bu yağma düzenini, bu sinsi kapitülasyon sistemini kabul etmemiz, buna sessiz kalmamız mümkün değildir!
Ben ve bu ülkenin milyonlarca onurlu, hakkı yenmiş, geleceği çalınmış insanı bu yağmaya karşı sessiz kalırsak çocuklarımıza, torunlarımıza bırakabileceğiz hiçbir şey kalmayacaktır.