Tarihin bize öğrettiğine göre otoriter, baskıcı ve faşist yönetimlerin ortak bir korkusu olmuştur; halkın gülmesi. Çünkü insanlar korkarken itaat eder, aynı zamanda boyun eğme eğilimine girerler. Ama gülmeye başladıklarında korku duvarı çatlamaya başlar. Bu yüzden diktatörler tanklardan önce karikatüristlerden, ordulardan önce komedyenlerden, silahlardan önce mizah dergilerinden rahatsız olurlar. 12 Eylül darbecisi "Netekim Paşa" mizahın her türlüsüne savaş açmıştı.
Sultan II. Abdülhamid, iktidarı döneminde hiciv ve mizaha karşı son derece katı bir tutum sergilemiştir. Rejimini hedef alan eleştirileri engellemek amacıyla ağır sansür uygulamaları, kelime yasakları, mizah dergilerinin kapatılması ve yurt dışındaki muhalif basının takibi gibi çok yönlü güvenlik ve istihbarat önlemleri almıştır. Yönetimi eleştirebileceği veya halkı kışkırtabileceği düşünülen kelimeler metinlerden tamamen çıkarılmıştır. Bunlar arasında hürriyet, cumhuriyet, eşitlik, anayasa, grev, suikast, infilak, burun, bomba ve yıldız gibi kelimeler yer almaktadır.
1940'larda yayımlanan "Paşa" serisi mizah dergileri, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin öncülüğünde 1946'da kurulan Marko Paşa dergisinin devamı ya da benzeri olarak çıkarılmıştır. Sık sık kapatıldıkları için isim değiştirerek yayımlanan bu dergiler şunlardır: Malum Paşa, Merhum Paşa, Bizim Paşa, Yedi Sekiz Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Ali Baba… Bu dergiler dönemin siyasi mizahını şekillendirmiş ve büyük ses getirmiştir.

1960’lardan 2000’li yıllara kadar Türkiye'de siyasetçileri sert biçimde eleştiren karikatür ve mizah geleneği oldukça güçlüydü. Dönemin önde gelen siyasetçileri Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş neredeyse her hafta karikatür dergilerinin kapağında yer alıyordu.
Turhan Selçuk, Oğuz Aral, Latif Demirci, Galip Tekin, Behiç Ak, Haslet Soyöz, Semih Poroy, Tan Oral, Musa Kart, Levent Kırca, Ali Poyrazoğlu, Kemal Sunal, Haldun Taner, Metin Akpınar ve Zeki Alasya gibi sanatçılar yeri geldiğinde çok ağır karikatür çizeler, şakalar yaparlar, oyunlar oynarlardı. Kimsenin aklına dava açıp içeri tıkmak geçmezdi. Hatta, bazı liderler aynı karikatürün imzalı olanını istiyorlardı.
Mizah dergileri arasında ise özellikle şunlar öne çıkıyordu: Gırgır, Fırt, Limon, Leman, Penguen gibi.. Bu dergiler, farklı ideolojik eğilimlere sahip olsalar da genel olarak iktidarda ya da muhalefette bulunan liderleri ağır şekilde eleştirmekten kaçınmıyordu. Demirel'in “fötr şapkası”, Ecevit'in “güvercin simgesi”, Erbakan'ın "ağır sanayi hamlesi", Türkeş'in “sert siyasi dili” hep gündemdeydi…
Bu gelenek, Türkiye'de siyasal hicvin uzun yıllar önemli bir parçası oldu ve farklı dünya görüşlerinden karikatüristler, dönem dönem hemen her büyük siyasi lideri eleştiren eserler ürettiler.
Bugün Türkiye'de de mizahçılar, karikatüristler, gazeteciler ve sanatçılar; kimi zaman bir espri, kimi zaman bir sahne performansı, kimi zaman da bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle soruşturmalarla, davalarla ve baskılarla karşı karşıya kalabiliyor. En son örneği Deniz Göktaş’a açılan soruşturma. Mizahın amacı iktidarı rahatsız etmektir; çünkü mizah, gücün kutsallığını sorgular. Gücün sorgulanmasını istemeyenler ise hukuku eleştiriyi susturmanın aracına dönüştürmeye çalışır.
Bu durum yalnızca Türkiye'ye özgü değildir.
Nazi Almanya’sında Adolf Hitler, kendisiyle alay edilmesini devlet düşmanlığı saydı. Kitaplar yakıldı, tiyatrolar kapatıldı, sanatçılar sürgüne gönderildi ya da toplama kamplarına gönderildi. Çünkü totaliter yönetimler yalnızca insanların bedenlerini değil, zihinlerini de kontrol etmek ister.
Bir vatandaş radyoyu kapatır.
Eşi sorar:
-"Neden kapattın?"
Adam yanıt verir:
-"Biraz da sessiz propaganda dinlemek istiyorum."
İtalya'da Benito Mussolini, faşist rejimini eleştiren mizah yayınlarını yasakladı. Basın tek sesli hâle getirildi. Eleştiri "ihanet", mizah ise "devlete hakaret" olarak damgalandı.
Bir İtalyan'a sorarlar:
-“Mussolini'nin en büyük başarısı nedir?”
Adam yanıt verir:
-“Trenleri zamanında kaldırdığı söyleniyordu. Ama sonunda bütün ülkeyi raydan çıkardı.”
İspanya'da Francisco Franco döneminde tiyatrolar, gazeteler ve mizah yayınları ağır sansüre uğradı. Rejimi eleştiren sanatçılar yıllarca susturuldu.
Bir adam arkadaşına fısıldar:
-“Franco hakkında bir fıkra biliyorum.”
Arkadaşı telaşlanır:
-“Sessiz ol! Duvarda kulak vardır.”
Adam gülümser:
-“Biliyorum. O yüzden fıkrayı duvarın duymayacağı kadar alçak sesle anlatıyorum.”
Sovyetler Birliği'nde Stalin döneminde yanlış anlaşılabilecek bir fıkra anlatmak bile çalışma kamplarına gönderilmek için yeterli görülebiliyordu. Çünkü otoriter yönetimler bilir ki, tek bir fıkra bazen bin sayfalık propagandadan daha etkilidir.
Stalin bir konuşma yapar. Konuşma bitince herkes alkışlamaya başlar. Kimse ilk duran olmak istemez. Dakikalarca alkış sürer. Sonunda yaşlı bir adam alkışı bırakır. Ertesi gün ortadan kaybolur.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde de benzer örnekler görülüyor. Eleştirel sanatın, bağımsız gazeteciliğin ve mizahın baskı altına alınması, demokratik toplumların değil; otoriterleşen yönetimlerin ortak refleksidir.
Deniz Göktaş gibi komedyenler hakkında açılan soruşturmalar ya da benzeri tartışmalar da bu nedenle yalnızca bir sanatçı sorunu değildir.
Asıl tartışılması gereken soru şudur: Bir devlet, neden bir espriden korkar?
Kendine güvenen demokratik yönetimler eleştiriye yanıt verir; otoriter yönetimler ise eleştireni susturmaya çalışır. Çünkü güçlü olan fikir, yasaklara gereksinim duymaz. Yasaklara ihtiyaç duyan, çoğu zaman kendi meşruiyetinden şüphe eden iktidardır.
Demokrasi sadece sandık değildir. Demokrasi; insanların korkmadan konuşabilmesi, yazabilmesi, çizebilmesi ve gülebilmesidir. Sokak röportajlarında halkın çoğunluğu “çok şey söylerdim ama Silivri soğuk” cümlesini kurması baskının düzeyini gösteriyor. Bir ülkede mizahçılar mahkeme koridorlarında dolaşıyor, gazeteciler soruşturmalarla susturuluyor, sanatçılar otosansüre zorlanıyorsa, orada yalnızca birkaç kişinin özgürlüğü değil, bütün toplumun nefes alma hakkı daralıyor demektir.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi; baskıyla ayakta duran hiçbir rejim sonsuza kadar sürmedi. Yasaklar arttıkça düşünce tamamen yok olmadı; sadece yer altına indi. Ama sonunda yine konuştu, yine yazdı, yine güldü.
Erdoğan kürsüye çıkar:
-“Bugün kimseyi suçlamayacağım” der.
Salonda kısa bir sessizlik olur.
Bir gazeteci fısıldar:
-“Demek ki mikrofon bozuk.”
Çünkü gülmek, özgürlüğün en sade ama en güçlü ifadelerinden biridir. Ve hiçbir otoriter rejim, insanların özgürce gülme arzusunu sonsuza kadar bastıramamıştır.
Mısır’da Enver Sedat döneminde anlatılan bir fıkra:
Bir vatandaş devlet dairesine gider:
-“Ülkemizde ifade özgürlüğü var mı?”
Memur yanıt verir:
-“Elbette var.
-“Peki Cumhurbaşkanını eleştirebilir miyim?”
-“Tabii.”
-“Sonra ne olur?”
-“Onu da hapishanede düşünürsün.”
Abdülfettah es-Sisi döneminde sosyal medyada dolaşan bir espri:
Gazeteci sorar:
-“Ülkede muhalefet var mı?”
Yanıt gelir:
-“Evet.”
-“Nerede?”
-“Eski fotoğraflarda.”
Acaba günümüz Türkiye’sinde, espri, eleştiri, şaka, mizah, karikatürler eski Türkiye’de mi kaldı?