SON DAKİKA
Hava Durumu

Milli Takım kimin takımı?

Yazının Giriş Tarihi: 22.06.2026 10:34
Yazının Güncellenme Tarihi: 22.06.2026 18:54

Tarih bize bir gerçeği defalarca gösterdi: Otoriter eğilim taşıyan iktidarlar, toplumun ortak değerlerini sahiplenmeye değil, onları kendi siyasi meşruiyetlerinin aracı haline getirmeye çalışırlar. Bayrak, marş, ordu, din, eğitim ve elbette spor... Hepsi zaman zaman siyasi propagandalarını Joseph Goebbels tarzına dönüştürürler.

Futbol ise bunların içinde en etkili olanlardan biridir. Çünkü futbol yalnızca bir spor değildir; milyonlarca insanın ortak heyecanı, ortak sevinci ve ortak hayalidir. Milyonlarca taraftar Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor ile kendini özdeş görür…

Bu nedenle siyasetçiler futbolu sever ya da sever gözükür. Daha doğrusu futbolun kendisini değil, futbolun yarattığı duygusal enerjiyi severler.

20. Yüzyıl'ın İspanya’sı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. General Franco, iç savaşın ardından kurduğu rejimin uluslararası meşruiyetini güçlendirmek için sporun gücünden yararlanmıştır. Özellikle Real Madrid'in Avrupa'daki başarıları, İspanya'nın dünyaya sunulan vitrini haline gelmiştir. Buna karşılık Barcelona, yalnızca bir futbol kulübü değil, merkezi iktidara karşı Katalan kimliğinin sembolü olarak görülmüştür. Bu yüzden Barcelona taraftarlarının meşhur "Bir kulüpten fazlası” sloganı yalnızca futbola değil, siyasete de gönderme yapıyordu.

Franco öldü. Rejim çöktü. Ancak futbolun siyasi amaçlarla kullanılmasının hikâyesi bitmedi. Bitmediği gibi futbolun sömürüsü otoriter tüm yönetimlerin uyguladığı ortak bir sisteme dönüştü.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde iktidarlar, milli takım başarılarını adeta kendi siyasi başarılarıymış gibi pazarlamaya devam ediyor. Sahada ter döken futbolcular, yıllarını altyapılarda geçiren gençler, teknik ekipler ve kulüpler geri plana itiliyor; onların emeği siyasi vitrin malzemesine dönüştürülüyor.

Türkiye'de de son yıllarda benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.

Milli takım kazandığında ekranlar ve kürsüler bir anda siyasi gösteriye dönüşüyor. Futbolcuların başarısı, toplumun ortak sevinci olmaktan çıkarılıp belirli bir siyasi anlayışın başarısı gibi sunuluyor. Oysa milli takımın attığı golü yalnızca iktidar yanlıları kutlamıyor. Muhalifler de seviniyor. İktidara oy vermeyen milyonlar da aynı heyecanı yaşıyor. Çünkü milli takım bir partinin değil, milletin takımıdır.

İşte tam da bu nedenle milli takımın etrafında oluşan ortak duygunun siyasi çıkarlar için kullanılması son derece sorunludur.

Daha da dikkat çekici olan, son yıllarda devlet ile belirli vakıf ve dernekler arasındaki sınırların giderek belirsizleşmesidir. Gençlik politikalarından eğitime, kültürel faaliyetlerden spor organizasyonlarına kadar birçok alanda kamu imkânları ile belirli yapıların görünürlüğü iç içe geçmektedir. Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor:

Milli takımın yarattığı ortak aidiyet duygusu kimin hizmetindedir? Milletin mi, yoksa belirli siyasi çevrelerin mi?

Demokratik ülkelerde milli takım, iktidarların üzerinde bir semboldür. Hükümetler değişir ama milli takım kalır. İktidarlar gelir geçer ama forma aynı formadır. Çünkü o forma herhangi bir siyasi hareketin değil, ülkenin tamamının ortak mirasıdır.

Sorun tam da burada başlıyor.

Bir iktidar kendisini devletle özdeşleştirmeye başladığında, devletin sembollerini de kendi siyasi kimliğinin uzantısı olarak görmeye başlar. Bayrak "onların", marş "onların", devlet "onların", milli takım da "onların" olmaya başlar. Oysa demokratik anlayışta bunların hiçbiri kimsenin mülkü değildir.

Futbol sahasında kazanılan başarılar siyasi iktidarların hanesine yazılmaya başlandığında aslında futbol değil, ortak vatandaşlık duygusu zarar görür. Çünkü insanlar bir süre sonra milli takımın başarısını değil, o başarının kimin tarafından kullanılacağını düşünmeye başlar.

Tarih, sporun siyasete alet edilmesinden kazançlı çıkan iktidarlar gördü. Ama aynı tarih bize başka bir şey daha gösterdi: İktidarlar geçici, toplum kalıcıdır. İktidarın milli takım üzerindeki baskısı o kadar yüksek düzeye ulaştı ki, bu durum hem futbolcuların hem de teknik ekibin üzerinde büyük baskı oluşturdu.

Jürgen Klopp'tan A Milli Takımın baskıya uğradığını şu değerlendirme ile ifade ediyor…

"Üzerlerindeki baskı inanılmaz derecede büyüktü. Bir şeyi çok fazla istediğinizde, bazen onun arkasındaki asıl planı tamamen unutursunuz. Çünkü hücumda ne yapıyorsanız yapın, savunma güvenliğini de elden bırakmamanız gerekir; ancak o zaman sahada tam bir özgürlüğe kavuşursunuz. Onlar bunu yapamadılar. Zaten maça odaklanmaya fırsat bulamadan çok erken bir gol yemişlerdi. Sonuç olarak üzerlerindeki baskı o kadar büyüdü ki, artık sahada kendileri gibi davranamadılar."

Milli takımda oynamanın onuru ağır basmadıkça prim villa v. s bunlarla olmaz. Federasyon dahil çıksın ortaya. Neden yapamadık? Niye olmuyor? Bunun özeleştirisi yapılsın diyeceğiz, ama ahbap çavuş ilişkisi içerisinde işler yürüyor.

Günlerdir devletin kanallarından ve saray medyasından vıcık vıcık hamaset pompalayacaksın sonra turnuvanın en mütevazi iki takımına hiç gol atamadan iki yenilgi alarak turnuvadan eleneceksin. Toplumun değil AKP trolü haline gelen federasyon başkanı, "kupayı alıp döneceğiz" diyordu ama görünüşe göre durum farklı gelişti. Gırtlağına kadar siyasallaşan ve hamasetle yoğrulan bir spor takımı, sürdürülebilir bir başarı asla yakalayamaz. Yakalasa da sürdürülebilir olamaz…

Futbolun gölgesindeki siyasi propaganda şimdilik ters tepti… Bir şey daha dikkatimi çekti. “Bizim çocuklar” tanımlaması “Türk Milli Takımı” tanımlamasının önüne geçti.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.