SON DAKİKA
Hava Durumu

Korkuyla kazanılan siyaset anlayışı

Yazının Giriş Tarihi: 06.08.2026 00:03
Yazının Güncellenme Tarihi: 06.08.2026 00:15

Yurttaş olarak haydi gelin birlikte birkaç soru soralım.

Devletin gücü kimin için vardır?

Devlet, yurttaşı korumak için mi yoksa devlet yurttaşı korkutmak için mi var? Ya da devlet bir grubun çıkarı için mi vardır?

Zurnanın zart dediği burada başlıyor. Bir belediye başkanı, rozet ya da hücre ikileminde kalıp ağlamaya başlamışsa ve zorunlu olarak rozet takmayı tercih ediyorsa; kime, nasıl kızacağız?

Demokrasi, devlet gücünü muhaliflerine karşı kullananların değil; o gücü hukukun sınırları içinde tutabilenlerin rejimidir diye öğrendik. Şimdi öğrendiklerimizi çöpe mi atacağız…

Çünkü, “devlet, bir siyasi partinin mülkü değildir” diye öğrenmiştik oysa…

“Devlet; kim iktidara gelirse gelsin, kendisine oy verenin de vermeyenin de devletidir” diye kitaplara yazıp okullara göndermiştik bir zamanlar…

Bugün bir iktidar, elindeki bütün olanakları ile rakibini sindirmeyi, korkutmayı, siyaset alanını daraltmayı ve bunu da "başarı" diye anlatmayı tercih ediyorsa, aslında kendi gücünü değil, kendi korkusunu ilan ediyordur. Korkan korkutur. Daha çok korkan daha çok korkutur.

Psikoloji bilimine önemli katkılarda yapmış bilim insanları korku üzerine bakın ne demişler.

Alfred Adler'e göre, “kendini yetersiz ve güçsüz hisseden kişiler, bu duygularını aşırı otoriter davranışlarla giderme yolunu seçer. Başkalarını korkutma çabası, bazen kendi korkularını gizleme biçimidir.

Sigmund Freud'un savunma mekanizmaları kuramında, “kişi kendi kabul edemediği korku ve kaygılarını başkalarına yansıtabilir."

Karen Horney, “temel kaygı yaşayan insanların bazen saldırganlaşarak çevrelerini kontrol etmeye çalıştığını” savunmuştur.

Erich Fromm'a göre “otoriter kişilikler çoğu zaman özgürlükten ve belirsizlikten korkarlar; bu nedenle başkalarını baskı altına alarak kendilerini güvende hissetmeye çalışırlar” demiştir.

Hannah Arendt, Hitler Almanyası ve totaliter rejimler üzerine yaptığı çalışmalarla, korku ve şiddetin iktidar üzerindeki etkisini en derin inceleyen düşünürlerden biridir.

Arendt'e göre, "Korku, güçlü iktidarın değil; meşruiyetini kaybetmeye başlayan iktidarın en önemli silahıdır. İktidar, halkın desteğini yitirdikçe, rızanın yerini korku alır." Ve devam eder, “Şiddet, gücün yerine geçmez; gücün zayıfladığını gösterir.” Arendt'in en bilinen tespitlerinden bazıları şunlardır:

"İktidar ile şiddet aynı şey değildir. Şiddetin arttığı yerde gerçek iktidar azalmaktadır. Totaliter rejimler yalnızca muhalifleri değil, bütün toplumu korku altında tutmaya çalışır. Çünkü amaç, insanların yalnızca itaat etmesi değil, düşünmekten de vazgeçmeye zorlar. Korku, yalnızlığı büyütür. İnsanlar birbirine güvenemez hale geldiğinde örgütlenemez, ortak tepki veremez ve otoriter yönetimler bundan yararlanır. Propaganda ile korku birlikte işler. Sürekli tehdit söylemi üretilir; ‘düşmanlar’, ‘hainler’, ‘komplolar’ gündemde tutulur. Böylece baskı politikaları meşrulaştırılmaya çalışılır.”

Hannah Arendt'in uyarısı bugün de güncelliğini koruyor: Halkın sevgisine ve güvenine yaslanan yönetimler korkuya gereksinim duymaz. Korkunun egemen olduğu yerde ise iktidarın gücü değil, meşruiyet krizi görünür hale gelir. Şiddet ve baskı, güçlü devletlerin değil; toplumun desteğini kaybetmekten korkan yönetimlerin başvurduğu son araçtır."

Korkutarak, baskı yaparak, halkın onayı olmadan o belediye makamlarını, milletvekilliklerini kazanabilirsiniz. Ama itibar kazanamazsınız. İktidarınıza güç kattığını sanırsınız. Yani iktidarınızı koruduğunuzu sanırsınız. Oysa, devlet adamı olma özelliğini iyice yitirirsiniz.

Sanki demokrasi, rakiplerinin haklarını kabul ederek değil, azaltarak kazanılacak bir oyunmuş gibi davranmaya başlandığında demokrasiye ve kendilerine karşı yabancılaşma zirve yapmış demektir.

Devletin bütün olanaklarını arkasına alıp rakibini baskı altına almak, onu sürekli savunmada bırakmak, siyasi alanı daraltmak başarı değildir. 2024 yılında yapılan yerel seçimlerde merkezi iktidar büyük yenilgi alınca muhalif belediyelerin çalışma ve yetki alanlarını ablukaya aldı.

Gerçek başarı; eşit koşullarda yarışıp halkın gönlünü yeniden kazanmaktan geçtiğini artık bir kenara ittiler. Siyaseten buna “güç zehirlenmesi” deniyor…

Bir belediye başkanını tutuklayıp görevden uzaklaştırabilirsiniz. Bir milletvekilini susturmaya çalışabilirsiniz. Bir gazeteciyi konuşturmayabilirsiniz. Ve en önemlisi de bir partiyi yargı koridorlarında yormaya çalışabilirsiniz. Hatta bölünmesi için ortam hazırlayabilirsiniz.

Ama milyonlarca insanın vicdanını nasıl baskı altına alacaksınız? İnsanların adalet duygusuna da ters kelepçe mi takacaksınız?

İnsanlar korkudan susmaya başladılar. ‘Silivri soğuktur” sözü halkın diline gelip yerleşti. Ama halkın suskunluğu bu yapılan baskılara hiçbir zaman onay verdiği anlamına gelmez.

Sessizlik, bazen sadece konuşacağı günü beklemektir.

DP iktidarı 1958 -1960 arasıda, Ak Parti iktidarı günümüzde halkın desteğinin zayıfladığını görünce, hemen hukuku eğip bükerken devletin tüm gücünü siyasetin emrine verdi.

Oysa her ağızlarını açtıklarında “bu Ce Ha Pe kendini devlet gördüğünden demokrasiyi yok etti” diye nutuklar çekiyorlardı.

Günler ayları, aylar yılları kovaladı, iktidarlarının 24. Yılına geldiğimizde A Ka Pa kendini devletin sahibi gördüğünden, kendisine yapılan her eleştiriyi tehdit, her muhalifi düşman, her farklı sesi susturulması gereken bir hedef olarak görmeye başladı.

Bir iktidar korkutmaya başlarsa korkuttuğundan daha çok korkmaktadır. Hele ki, bizim gibi demokrasisi hibrit olan güdükleşmiş toplumlarda bu baskıyı denetleyecek yollar zaten yok edilmiştir. Fren sistemi yok edilince kaza kaçınılmazdır. Düz yolda giderken bunu hemen fark edemezsiniz. Ama baş aşağı dönüğünüzde fren olmadığından yoksa yolun sonu uçurumdur.

İşte demokrasiler tam da böyle aşınır. Yavaş yavaş... Sessiz sessiz...

Oysa baskıyla elde edilen sessizlik, huzur, başarı getirmez.

Siyasette gerçek başarı, belediye başkanlarını görevden uzaklaştırmakla, milletvekillerini baskı altına almakla, muhalefeti sürekli savunmada bırakmakla ya da farklı yollarla siyasi saf değiştirmeleri "zafer" olarak sunmakla ölçülmez. Gerçek başarı, halkın güvenini özgür iradesiyle yeniden kazanabilmektir.

Tarih, baskıcı yönetimleri geçici olarak güçlü göstermiştir. Çünkü halk bazen susar, içine atar... Ama unutmaz. Zorbalık sistemli hale dönüşürse içine attığı öfke dalga dalga büyür. O öfke büyüdükçe sarayların duvarları da o oranda yükselir. Artık sokaktan gelen sesler duyulmaz olur.

Ama halk bekler, asla vazgeçmez. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi "Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez." İçeriden ya da dışarıdan gelen riski fark eden halk kenetlenir. Tarih bize bunu öğretti.

Ve birlik olmuş halk günü geldiğinde yalnızca oy kullanmaz. Vicdanıyla hüküm verir. İşte o hüküm, hiçbir makamın, hiçbir gücün ve hiçbir baskının değiştiremeyeceği kadar güçlüdür.

Unutulmamalıdır ki, insanları korkutarak boyun eğdirebilirsiniz. Ya rozet ya hücre dediğinizde rozeti de takabilir. Ne rozeti taktığınızdan ne de ona oy verip o makama getiren halktan saygı göremezsiniz.

Hepimizin ilkokulda öğretmenlerimizden dinlediğimiz bir öykü vardır.

Baba evladının vefasızlığına kızarak:

-“Oğlum sen adam olamazsın” der.

O da okur. Sonunda vali olur. Görevlilere:

-“Gidin babamı bana getirin” emrini verir.

Baba getirilip vali olan oğlunun odasına alınır.

Oğul:

-“Bak baba, bana adam olamazsın demiştin. Okudum vali oldum.”

Baba:

-“Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim. Adam olsaydın, vali olunca babanın ayağına giderdin. Ayağına çağırmazdın” der.

Çünkü devlet adamlığı; gücü istediği gibi kullanmak değil, kullanabileceği halde hukukun sınırları içinde kalabilme erdemidir.

İşte gerçek demokrasi ve devlet adamlığı da tam burada başlar.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.