Sevgili Genç Cumhuriyetçi,
Bugün takvimler 2026’yı gösterirken, adına "Türk tipi" dedikleri ama aslında ne Türk tarihine ne de dünyadaki demokrasi uygulamalarına sığan o ucube Başkanlık Sistemi’nin getirdiği korku iklimini iliklerine kadar yaşıyorsun.
Hatırlatalım o günleri...
Bu sisteme geçmek için önümüze konan referandumlarda hukukun canına nasıl okundu?
Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oy pusulalarını yasaya açıkça aykırı bir kararla geçerli saydığı o karanlık geceyi öğrenmenizi istiyorum! Çünkü, devletin tüm ekonomik kaynaklarının, polis gücünün, medyasının ve bürokratik baskı yöntemlerinin tek bir "Evet" oyu için seferber edildiği bir “referandum tiyatrosuyla” halkımıza bu sistemi dayattılar.
İşin en dramatik olayı ise, bu kadar yasadışı olmasına rağmen CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu o gece YSK önüne gitmedi, bütün uyarılara rağmen itiraz etmedi. Üstelik itiraz etmek isteyenlere de izin vermedi.
Peki, zorla nasıl bir sistem kuruldu?
Aynı kişinin başına iki ayrı şapka geçiren bir ucube sistem ortaya çıktı!
Birinci şapka, bir siyasi partinin genel başkanı. İkinci şapka, devletin ve ulusun birliğini temsil etmesi gereken Cumhurbaşkanı.
İşte bu ikiyüzlü kurgu tam bu noktada işlemeye başladı. İki şapkalı kişi, sabah kürsüye çıkıp bir siyasi parti başkanı olarak muhaliflere, kendisi gibi düşünmeyen sanatçılara, kalemi eğilmemiş gazetecilere ve onurlu yurttaşlara ağzına geleni söyleyecek; her türlü hakareti, tehdidi, kutuplaştırıcı dili sınırsızca savuracak. Ancak ne zaman ki bir yurttaş, bir genç, bir gazeteci çıkıp bu siyasi söylemlere aynı sertlikte bir siyasi yanıt verse; bu kez kafadaki o parti başkanı şapkası anında çıkıyor, yerine “Cumhurbaşkanı şapkası” geçiriliyor!
Vay efendim, "Cumhurbaşkanına hakaret ettin!"
Konu bir "itibar" koruması değil, yargıyı kendi şahsına kalkan yapma kurnazlığıdır.
İnanmıyorsan, devletin kendi resmi arşivlerine, Adalet Bakanlığı’nın o utanç belgesi olan adli istatistiklerine bakmak yeterlidir! Cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkede görev yapmış cumhurbaşkanlarının açtığı dava sayıları ile bugünkü ucube sistemin yarattığı rakamlar arasındaki uçurumu görmenizi istiyorum.
Süleyman Demirel, 158 kişi hakkında dava açılmış. Ahmet Necdet Sezer, 163 kişi hakkında dava açılmış. Turgut Özal, 207 kişi hakkında dava açılmış. Darbeci diktatör Kenan Evren, 340 kişi hakkında dava açılmış. Abdullah Gül, 848 kişi hakkında dava açılmış.
Gel gelelim Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014-2026 Sürecinde, ceza mahkemelerindeki toplam dosya sayısı 53 binin üzerine çıkmış!
Dava aşamasına gelmeden önce savcılıklar tarafından yurttaşlar hakkında yürütülen gizli ve açık soruşturma sayıları ise tam bir korku imparatorluğunun resmidir. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiği 2014 yılından bu yana TCK 299. Madde kapsamında açılan toplam soruşturma sayısı 160 bin 169’a ulaşmıştır!
Bu hukuksal abluka neticesinde 12 binden fazla yurttaş hakkında hapis cezaları kararı verildi. İşin en acı, en vicdan sızlatan tarafı nedir biliyor musun? Hakaret iddiasıyla ceza verilen ve sanık sandalyesinde ömrü çürütülen bu insanların arasında sadece gazeteciler, yazarlar, sanatçılar yok; 18 yaşın altındaki onlarca lise öğrencisi, yani çocuklar da yer almaktadır!
Kenan Evren gibi eli kanlı bir darbe diktatörünün bile sadece 340 kişiyi mahkemeye verdiği bu topraklarda, "halkın adamı" olduğu savını öne sürenler 160 binden fazla yurttaşı soruşturma cenderesine soktu!
Bir siyasi parti genel başkanı olarak meydanlarda önüne gelene "hain, ahlaksız, terörist, kadın mı kız mı?", "cibilliyetsizler", "çapulcular", "sürtük", "eşkıya", "terörist", "vandal", "çürük", "gafil", "işbirlikçi", "mankurt", "zürriyetsiz", "terörist seviciler", "kiralık kalemler", "aydın müsveddeleri", "sanatçı müsveddesi" diye haykıracaksın; ama bir yurttaş, bir genç sana aynı söylem tonunda eleştiri getirdiğinde adaletin cübbesini kendi şahsına kalkan yapıp on binlerce dava açtıracaksın!
Dünyada kendi halkıyla, kendi genciyle, kendi çocuğuyla bu kadar mahkemelik olan, kendi yurttaşına bu kadar dava açan başka bir yönetim sistemi var mı bilmiyorum.
Bu ucube sistem, adalet sistemini bir hukuk kurumu olmaktan çıkarmış; muhalifleri, gençleri ve sokağı susturmak için kullanılan bir baskı aracına dönüştürmüştür.
Cumhuriyetçi Genç!
Karşına dikilen bu devasa soruşturma ve dava sayıları gözünü korkutmasın. Seni susturmak için açılan on binlerce davanın tek bir nedeni var.
Korku! Korktukları için daha fazla korkutmanın yolunu seçiyorlar.
Evet, onlar senin hakkını aramandan, soru sormandan, bu ikiyüzlü "iki şapkalı" tiyatroyu deşifre etmenden korkuyorlar.
Meydanlara çıkıp kendi halkına, kadınına 'sürtük', gencine 'çapulcu', aydınına 'müsvedde', muhalifine 'hain ve zürriyetsiz' diyebilen bir dilin sahipleri; kendilerine getirilen en ufak bir siyasi eleştiride hemen 'Cumhurbaşkanlığı makamının onuru' arkasına geçiyorlar. Bu ülkenin cumhurbaşkanı sıfatıyla 160 binden fazla yurttaşı mahkeme kapılarında süründürenler, kendi ağızlarından çıkan bu ağır ve yaralayıcı kelimelerin hesabını hiçbir hukuka vermiyorlar. İşte ucube sistemin özeti budur. Kendilerine ve yandaşlarına sınırsız hakaret özgürlüğü, yurttaşa ve muhaliflere ise mutlak susturma kırbacı!
Unutma ki, adaletin saraylara ve kişilere köle edildiği her dönemde, gerçeğin kalesi her zaman özgür düşünen gençlerin düşünce dünyası olmuştur. Cübbesine düğme dikmeyen cumhuriyet savcılarının, yargıçlarının, korkmadan gerçeği yazan gazetecilerin, bilim insanlarının, sendikacıların, gençlerin anısına layık ol.
Bu hukuksal susturma operasyonuna karşı aklınla, bilginle ve sarsılmaz cesaretinle dik dur! Duygu ve düşüncelerini ifade ederken sert ve acımasızca da olabilirsin. Ama hakaret, başkalarını küçük düşürme, aşağılama hakkına sahip olmadığını da asla unutma. Çünkü eleştiriye karşı yanıtı olmayanlar küfür ederler, baskı uygularlar. Yetmez, on binlerce dava da açarlar.