Türk siyasetinin usta ismi Süleyman Demirel’e, daha dün kendisine en ağır hakaretler eden bir muhalifini kendi partisine kattığında sorarlar:
- "Efendim, bu adam daha düne kadar size ve partinize demediğini bırakmıyordu. Şimdi niye yanınıza aldınız?"
Demirel, o meşhur, tarihe geçen ve alay içeren yanıtı verir:
- "Oradayken bize doğru havlıyordu; şimdi bizim kapıya bağladık, artık o tarafa doğru havlayacak."
Bu çarpıcı ve sert söz, bugün Türk siyasetinde ve medyasında gücü arkasına alarak saf değiştirenlerin acınası durumunu dün olduğu gibi bugün de en çıplak haliyle özetliyor. Üzgünüm, bu duyguyu sadece ben taşımıyorum, milyonlarca yurttaş aynı duyguyu hissediyor.
Ne var ki bu saf değiştirmeler artık sadece birer siyasi manevra değil; halkın iradesine, sandığa ve umuda karşı yapılmış organize birer kötülük haline dönüşmüştür.
Havuç ve sopa kıskacında eğilen başlar
Bugün Türkiye’de siyaset ve medya, "havuç ve sopa" ikileminin tam ortasına sıkıştırılmış durumda. Kendilerine sunulan makam, güç, para ve bütçe gibi büyük çıkar ilişkilerini, yani "havucu" ret edemeyenler birer birer iktidar saflarına katılıyor.
Havuçtan uzak durup omurgasını dik tutmaya çalışanlar ise sopanın ucuyla, Silivri’yle ya da adliye koridorlarıyla tehdit ediliyor.
Bu korkunç denklemin sonucunda ise karşımıza karakter zayıflığı taşıyan, temsil ettiği insanların siyasi çizgisini savunmak yerine kendi geleceğini satan tipler türedi.
Sadece son dönemde 20’nin üzerinde milletvekili ve 80’e yakın belediye başkanı, halkın kendilerine muhalefet etsinler diye verdiği emaneti alıp iktidar kapısına taşıdı.
Siyasal ve kültürel olarak hak etmedikleri yerlere gelen, halktan aldıkları yetkiye karşı hiçbir vicdani, etik ya da moral sorumluluk hissetmeyen bu isimlerin kurduğu çark, tam anlamıyla bir Levent Kırca tiyatrosuna dönüşüyor.
Tarih bize gösteriyor ki, baskıcı yönetimlerin zayıf anı, halkın “halkın hiçbir şeyinin kalmadığı” eşiğe ulaştığı andır.
Otosansür ve korku bir noktaya kadar kitleleri zapturapt altında tutabilir; ancak geçim derdi, adaletsizlik ve kuşatılmışlık hissi o korku duvarını aştığı gün, iktidarın elindeki tüm polis, yargı ve medya gücü bir anda işlevsiz kalır.
Kimler geldi, kimler geçti...
Bu tiyatronun sahneleri dün olduğu gibi bugün de ibretlik oyuncularla dolu:
Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş; Biri, "Tüyü bitmemiş yetimin hakkını sormazsam namerdim" diyerek, diğeri "Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular" eleştirileriyle meydanları inletirken, kendilerini bir anda eleştirdikleri o yapının en kilit koltuklarında buldular.
Tuğrul Türkeş ve Devlet Bahçeli; Yıllarca "Cumhurbaşkanı olamazsın, Yüce Divan'da yargılanacaksın" dedikleri Erdoğan’ın ve sistemin en büyük siyasi kalkanı haline geldiler. Bahçeli, partisini feshetmese de iktidarın ortaklığına soyunarak kapının anahtarını tutan aktör oldu.
Metin Feyzioğlu; Danıştay töreninde Erdoğan’la canlı yayında kavga edip salonu terk ettiren o "azılı muhalif" hukukçu, çok geçmeden "AK Parti'nin alternatifi yok" noktasına evrilerek büyükelçilik makamlarıyla ödüllendirildi.
Mehmet Ali Çelebi ve İdris Nebi Hatipoğlu; Biri Ergenekon mağduru bir teğmen olarak iktidara kök söktürürken, diğeri İYİ Parti’den iş insanı kimliğiyle sert muhalefet yaparken, aldıkları oyların mürekkebi kurumadan AK Parti rozetini göğüslerine taktılar.
Özlem Çerçioğlu ve Burcu Köksal; CHP’nin en güçlü kaleleri olarak bilinen Aydın ve Afyonkarahisar’da halkın saf, temiz muhalif oylarıyla seçilen bu isimler, şantaj dosyalarının, tehditlerin ve baskıların gölgesinde çareyi iktidara sığınmakta buldular.
Serap Yazıcı Özbudun, Ersin Beyaz, Hulki Cevizoğlu ve Diğerleri: Anayasa ihlallerini eleştiren hukukçulardan tutun, muhalefet partilerinin kurucu isimlerine kadar onlarca vekil ve belediye başkanı (Yakup Odabaşı, Selim Çırpanoğlu, Saim Zileli gibi) bu girdabın içinde savruldu.
Seçmenin uğradığı büyük ihanet
Bu saf değiştirme öykülerinin en acı veren, en kanatan kısmı ise eski mahalleye saldırı aşamasıdır. Muhalif medyanın en keskin kalemiyken ekran, köşe ve bütçe gücünü görünce tamamen çark eden gazeteciler ve siyasetçiler, yeni sahiplerine sadakatlerini kanıtlamak için ilk iş olarak eski dostlarına, eski mahallelerine en ağır hakaretlerle "çemkirmeye" başlıyorlar.
Seslerini ne kadar yükseltirlerse, o kadar sadık görüneceklerini sanırlar.
Oysa gözden kaçırdıkları evrensel bir gerçek vardır. Bu tipler, transfer oldukları yeni tarafta hiçbir zaman gerçek bir saygı görmezler. Tıpkı Demirel’in mantığında olduğu gibi, her iki mahallenin gözünde de sadece dönemsel ve kullanışlı birer "aparat" olarak kalırlar. Günü geldiğinde, kullanım süreleri dolduğunda yine aynı kapının önüne konulacaklarını bilemeyecek kadar ruhlarını satmışlardır.
Peki ya o soğukta, yağmurda sandığa gidip, bir umut uğruna, bir değişim adına bu isimlere oy veren milyonlarca yurttaşın emeği?
Karşılığında alınan şey koskoca bir hayal kırıklığı ve arkadan bıçaklanma hissidir.
Halkın helal oylarıyla, bin bir emekle ördüğü muhalefet duvarı, bu kişisel çıkar avcılarının eliyle bizzat içeriden çökertilmektedir. Her bir transfer, bu ülkenin demokrasisine, adaletine ve temiz siyasetine olan inancına vurulmuş ağır bir darbedir.
Kurulan sistemin en büyük başarısı insanları hapse atmak değil; hapse girme korkusuyla insanlara kendi kendilerini susturmayı yani otosansürü öğretmesidir.
Bir gazeteci yazarken, bir hukukçu konuşurken, bir siyasetçi hamle yaparken ya da bir iş insanı yatırım yaparken sadece fikrini değil; ailesini, şirketini, çocuklarının geleceğini ve özgürlüğünü düşünmek zorunda kalıyor.
Bu korku, kurumlarda ve bireylerde düşünce üretme yeteneğini felç ediyor. Siyaset çoraklaşıyor, yaratıcı muhalefet alanı daralıyor. Ve sonrada muhalif gazeteci gözüküp her sabah taş plak gibi çalan Sebahattin Önkibar, “etkili bir muhalefet yok ama” diye sözünü bitirir. Yani iktidarın mutlak gücünü mutlaklaştırır. İzleyenler ise “muhalif gazeteci” sanırlar.
Tarih, omurgasını dik tutup bedel ödeyenleri de; havuç karşılığında ruhunu, davasını ve kendisine inanan insanları satıp iktidar kapısına bağlananları da asla unutmayacaktır.
Adnan Yücel’in dediği gibi…
“Saraylar saltanatlar çöker
Kan susar birgün
Zulüm biter
Menekşeler de açılır üstümüzde
Leylaklar da güler.
Bugünlerden geriye,
Bir yarına gidenler kalır
Bir de yarınlar için direnenler.”
Ve o meşhur kapılar kapandığında, geriye ne onur kalacaktır ne de bir parça saygı.