SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Ben hiç bir guruba ait değilim!!!

Yazının Giriş Tarihi: 29.01.2012 18:37

O kişilere sorarsınız: "Siz kimsiniz?", "Neyi savunursunuz?"

Yanıtları bildik ve basittir: "Biz tarafsızız".

Bu tanımlamaları duyunca kendimce karşımdakilerini genellikle "boş tenekelere" benzetirim. Biliyorsunuzdur; boş tenekeye vurduğunuzda çok ses çıkarır.

Gerekçeleri hep hazırdır: "Katılıyorsun, mensup oluyorsun ve kendini mutlu kılıyorsun... Ama sonunda köle oluyorsun..."

Köle olmadan bir sendikaya, partiye, derneğe katılıp çalışma yapmak mümkün değil mi? "O zaman kendiniz bir sendika, parti ya da dernek kurun" diyorsunuz. Öyle yüzünüze boş boş bakarlar. "Bunlar boş iş" der gibi.

Diyelim ki bir siyasi partinin üyesisiniz; sizi köle gibi görürler. Kendileri ise bağımsızlıklarını koruyabilmiş kişilerdir.

Aslında ne düşünceleri belirgin olmuştur ne de savunacak cesaretleri vardır. Hep korkmuş ve çekingen kalmışlardır. Ve tarafsızlığın tarafına geçerek; gelene ağam, gidene paşam demeyi geçer akçe görmüşlerdir.

Her yerde söyleriz, örgütlenme kendini gerçekleştirmiş her yurttaşın birincil görevi ve sorumluluğudur.

Üyesi olduğunuz parti, sendika ya da derneğe kendinizi bağlı hissetmeniz doğal belki de gereken bir duygudur. Ama "bu bağlılık", gelen talimatları tartışmadan, değerlendirmeden kabul edip peşinden gitmek sonuçta, "ben taraf tutmam, hiçbir yere de üye olmam" diyenlerle aynı düzeye getirir. Birisi dışarda, diğeri içerde ne yaptığının farkında değildir.

Örgütlenmenin ha dışında kalmışsın ha içinde gözüküyorsun, sizin amacınız, kendi kendinizi yönetme ve sorgulama sorumluluğunu örgütün iradesine havale edip, yan gelip yatmaksa, o zaman ha dışarıda olmuşun ha içeride sorun yok...

"Kendini gerçekleştiremeyen" insanların büyük bir çoğunluğu, sorumluluk duygusundan kaçınmak için katılırlar bu türden toplulukların içine...

Bu durum kolaydır. Örgütlenme işine karışmasın, tartışmazsın, kurullar oluşturup sorumluluk almazsın. Çünkü yetkin olmayan kişiler için nasıl olsa birileri düşünecektir. "Parti başkanını niye seçtik düşünsün" diye; camiye imamı neden atadık, "din konusunda bizim adımıza düşünsün" diye; askerde komutan bizim yerimize düşünür nasıl olsa; iş yerinde patronumuz; okulda müdür düşünmelidir. Yani yaşamın her alanında yerimize düşünecek birileri vardır.

Bir guruba üye olanlar ya da "hiçbir yere üye olmam" diyen kişiler "yetkin kişilik" yoksa sonuçta aynı duruma geliyorlar.

Yetkin kişilerin oluşturmadığı örgütler sonuçta askeri bir hiyerarşiye dönüşmekten başka çareleri yoktur.

Aslında toplumumuzda bütün örgütlerimize (parti, sendika, dernek) baktığımızda tek bir özellik görüyoruz, "güce boyun eğme". Zamanında yüzde 50 oy almış bir partinin bugün tabelası bile kalmamıştır. Gücü yitirdiğinde darmadağın olmuştur. Çünkü yetkin kişiliklerin oluşturduğu bir oluşum değildir. Yüzde 86 oy alan Mübarek, aynı toplum tarafından 6 ay sonra demir bir kafese kapatılabilmiştir.

İçeride düşünce üretemeyenler dışarıdan birilerinin yönlendirilmesine mutlak şekilde girerler. Tarih yüzlerce kez bunu kanıtlamıştır. 

Bir partinin, sendikanın ya da derneğin demokratik değerlerle örgütlenebilmesi için elzem olan ilkeler açık ve nettir. O örgütü oluşturan bireylerin "yetkin kişilik" düzeyinde olmaları gerekir. Bu durum başlarda her kafadan bir sesin çıkmasına ve kargaşaya yol açıyor gözükebilir. Ama sonuçta inanılmaz bir devinim ve enerji oluşturacak örgütlenme ortaya çıkacaktır.

Yaklaşık olarak 2500 yıl önce İyonya ve Helen filozofları iki kıyıdan gelerek Sisam Adası'nda buluştular. Günler boyunca sanatla bilim arasındaki ilişkiyi tartıştılar. Bu uzun bilgi şöleni sonunda ortaya çıkan bildiri binlerce yıldır unutulmadı. O bildiride: "Sanat ve bilim üst bir noktada birleşir, bir ve aynı şeydir" hükmüne varmışlardı.

Yetkin insan ancak yetkin eserleri ortaya çıkarır. Yetkin insan için özgür kişilik gerekir. Özgür kişilik için bilim ve sanatı içselleştirmesi gerekir.

Ve bizler bir sabah uyanıyoruz; bir de ne görelim, bazı kurallar, kanunlar, yönetmenlikler birden değişmiş. Bir bakanın birkaç bürokratın dışında kimsenin haberi yok. "Biz karar aldık hadi siz uygulayın" diyorlar.

Yetkin kişiliklerin 2500 yıl önce yaptıkları tartışmaları biz bugün gerçekleştiremiyoruz.

Acaba yurttaş kişiliği kazanamadan cemaat kültürü içinde yetimemizden mi kaynaklanıyor?

Nasıl olsa bizim yerimize düşünen, hem de en doğrusunu düşünen birisi varken ben neden düşüneyim...

Biz artık birer "Deve Kuşu" olmuşuzdur.

Başımız kumda, kıçımız ortalıkta güvende olduğumuzu zannederiz.

Ama nedense şu soruyu soramayız kendimize...

Benim bu konudaki fikrim nedir?

İnsanlarımızın önemli bir çoğunluğu düşünmek için değil, düşünenlerin gölgesinde girerler bir siyasi partinin içine... Ya mevki ya da ikbal peşinde koşarlar genellikle. Bir siyasi pati genel başkanlığını kaybetti diye partiden, sendikadan ya da dernekten ayrılanlar bile mevcuttur. Bir partinin genel sekreteri olurlar, bir zaman sonra taban tabana zıt bir partide bakan olarak bile görev alabilirler.

Bulunduğumuz yerlerde dik durabilmemiz için kendimiz olmamamız gerekir. "Ödünç değerler"le ancak ruhlarımızı birilerinin emrine veririz.

"Örgüt disiplini" diye düşünce tembelliğine sığınırız.

Oy verdiğimiz partinin, sendikanın ya da derneğin tüzüğünü bilmeyiz. Bilmemize de gerek yoktur zaten.

Biz ya bu tür işlerin boş olduğuna inanırız ya da ruhlarımız kiraya veririz.

Kendimiz olabilmemiz, kendi değerlerimizi oluşturmamız gerekiyor.

Nasıl mı?

Okumadan ve üretmeden mümkün olmadığını anlayan her kişi bu yola girmiş demektir.

Zor ve meşakkatli bir iştir bu yolculuk...